RÖPORTAJ — 02 Mayıs 2018 at 17:18

GİRNE AMERİKAN ÜNİVERSİTESİ KURUCU REKTÖRÜ VE YÖNETİCİLER KURULU BAŞKANI SERHAT AKPINAR: HAKSIZ REKABET BİZİ ZORLUYOR!

 

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde yükseköğretimin Girne Amerikan Üniversitesi ile başladığını söyleyen Girne Amerikan Üniversitesi Kurucu Rektörü ve Yöneticiler Kurulu Başkanı Serhat Akpınar, “Yeni kurulan üniversiteler yeterli know-how ve deneyime sahip olmadıkları için Girne Amerikan Üniversitesi gibi büyük üniversiteleri kendileri için bir beslenme mekanizması olarak görüyorlar. Bunun yarattığı haksız rekabet ise bizim gibi yükseköğretimin sürdürülebilirliğini sağlamaya çalışan üniversiteleri her geçen gün zorlamaktadır” dedi.   

 

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, yükseköğretimde dünyanın çekim merkezlerinden biri olma hedefinde üniversite sayılarını her geçen yıl artırıyor. Bu artış beraberinde kalite ve rekabet sorunlarını da gündeme getiriyor. Biz de bu sorunları ve Girne Amerikan Üniversitesi’nin (GAÜ) hedeflerini GAÜ Kurucu Rektörü ve Yöneticiler Kurulu Başkanı Serhat Akpınar ile konuştuk.

 

Girne Amerikan Üniversitesi’nden önce Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde yükseköğretimin şu anki durumunu konuşarak söyleşiye giriş yapalım isterseniz…

Girne Amerikan Üniversitesi, Adada kurulan ilk yükseköğretim kurumu. Dolayısıyla, Adadaki yükseköğretim bizimle başladı diyebilirim. Tabii ki ilk 5 üniversitenin oluşumu ile birlikte Adada bir yükseköğretim kontrol yapısı gerekliliği ortaya çıktı. Her ne kadar YÖK’e bağlı öğrenci alıyor ve hareket ediyor olsak bile, Adada da muadil bir denetleme ve akreditasyon kurumu olması düşünülmüştü. Üniversitelerin el ele vermesi ve hükümetimizin de desteğiyle bir yükseköğretim kurumu olan YÖDAK kuruldu. Genel yasal düzenlemesi üniversitelerimizin de üzerinde epey uğraşısıyla hazırlandı. Bugün YÖDAK KKTC’deki tüm üniversiteleri denetleyen, akreditasyonlarını veren, bölüm açma ve kapamalarına onay veren, her düzeyde yetkiyle donatılmış otonom bir kurum.

 

Sadece ekonomide değil, aynı zamanda uluslararası kabul ve tanınmada, sosyal yapının gelişiminde, spor, kültür, bilim alanlarında katkıları düşünülerek birçok sektörden önce üniversitelerin desteklenmesi konusunda geçmişte ciddi adımlar atıldı. Bu adımlar sonucunda bugün 100 bin civarında öğrencinin eğitim, öğretim gördüğü bir yükseköğretim yapısı var Adada. Tabii,  böyle bir yapıyı daha ileriye taşırken çok dikkatli olmak lazım. Sadece Girne Amerikan Üniversitesi’nde 112 ülkeden öğrenci var şu anda. Ada bütününe baktığımız zaman 120 ülkeden öğrenci var. Farklı ülkelerin kültürlerinin iç içe olduğu bir yapı oluşmaya başladı. Gerek muhaceret düzeyinde gerekse bölgesel yaşam alanları düzeyinde sosyo-kültürel birçok alanda, her ne kadar katkı sağlamış olsa da bu yapının aynı zamanda birtakım olumsuz yansımaları da var. Bütün bunların bir şekilde kontrol edilebiliyor olması lazım.

 

Öncelikle üniversite sayısının artmasından çok mevcut üniversitelerin daha fazla gelişmeye ve kaliteli öğrenci almaya ihtiyacı var. Çünkü Türkiye’den gelen öğrenci sayısının her geçen gün biraz daha azaldığını, bunun için de üniversitelerin daha fazla üçüncü dünya ülkelerine yöneldiğini görüyoruz. İç rekabette ise yeni üniversiteler yeterli know-how ve deneyime sahip olmadıkları için bizim gibi büyük üniversiteleri kendileri için bir beslenme mekanizması görüyorlar. Gerek hazırlıkta gerekse bölümlerde sağlamış oldukları birçok imtiyazlarla öğrenci almaya çalışıyorlar. Hatta yasa dışı göçmen düzeyinde öğrenci çekme noktasına kadar hareket eden üniversiteler olmaya başladı. Üniversite izni alıp daha sonra Türkiye’deki bir vakıf üniversitesine satarız mantığıyla ticari bir hareketlilik başladı. Ki bunun üzerine Türkiye’deki vakıf üniversiteleri özellikle dershane geçmişi olan üniversiteler biraz daha agresif bir yapı altında adada ticari faaliyetlerde bulunma çerçevesinde gelmeye başladı. Bu da Adadaki yükseköğretimin sürdürülebilirliğini sağlamaya çalışan yükseköğretim kurumlarını zorluyor her geçen gün.

 

Ciddi bir haksız rekabet değil mi bu?

Bunun için de gerek yerel hükümetin gerekse YÖK’ün ve gerekse Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin bu yönde dikkatli adımlar atıyor olması gerekiyor. Her ne kadar milletlerarası anlaşma olsa da şöyle söylemem gerekiyor; Türkiye’de bir yükseköğretim kurumu kurmak için ben 7 yıldan beridir uğraş veriyorum. Vakfın kurulması, vakfın isim tescili, mahkeme dönüşleri, kabulleri, vakfın kurulmasından sonra 3 yıldır yükseköğretim kurumu haline gelmesi, daha sonra maddi olarak yasal yeterliliğin oluşması ve Bakanlar Kurulu, Türkiye Büyük Millet Meclisi onayı derken zorlu bir süreç geçiyor. Belirli bölgeler için de olumsuz karar çıkabiliyor. O nedenle Kuzey Kıbrıs için de böylesi dengeler oluşması gerektiğini düşünüyorum. Aksi takdirde hem muadil bir çalışma olmuyor hem de haksız rekabet oluşuyor. Adadaki üniversitelerin hareket yapısı Türkiye’deki üniversitelerin bütçesiyle de denk değil. Ayrıca Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti üniversitelerinin kontenjanları genelde yabancı ülke üniversiteleri gibi değerlendiriliyor.

 

Türkiye’den gelen üniversitelerin burada şube açar gibi üniversite kurmalarına ne diyorsunuz?

Bununla ilgili bir yasa var. Bugün birçok marka yurt dışındaki faaliyetlerinde Türkiye Cumhuriyeti’nin ilgili bakanlığı tarafından desteklenmektedir. Bu imkanlar yakın bir süreden beri üniversitelere de tanındı. Alınmış olan bu karar doğrudur. Bugün yakın coğrafyada faaliyet gösteren üniversitelerde arasında Türk üniversiteleri mukayese kabul etmez. Dolayısıyla Türkiye’deki üniversitelerimizin de bu şekilde yurt dışı faaliyetlerini ben de destekliyorum. Ancak bizim farklı bir misyonumuz var. Bir taraftan üniversitelerin program ve süreçlerini planlıyoruz.

 

Diğer taraftan Kuzey Kıbrıs Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası düzeyde kabul görmesi için çalışıyoruz. Ama bu milli misyon için bize bir katkı yok. Bu içten gelen bir çalışma. Adadaki yükseköğretim kurumlarının sürdürülebilir olması çok çok önemli. Dolayısıyla bu misyonla hareket üniversitelerin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin gelecekle ilgili tüm süreçlerinde çok ciddi katkısı olacağını, o nedenle de zarar görmemeleri gerektiğini düşünüyorum. Yoksa gerek Türkiye’den gerekse başka ülkelerden üniversitelerin KKTC’ye gelmesinde hiçbir sakınca yok. Ancak yerel üniversitelerin olumsuz etkilenmeyeceği yasal normların oluşturulması gerekiyor. Yoksa kaybolur gideriz.

 

Peki, YÖK’ün son dönemdeki denetimlerini nereye koymak lazım?

Bir defa üniversitelerin eksikliklerinin net bir şekilde ortaya konmasına hepimizin buna ihtiyacı var. Ancak, Girne Amerikan Üniversitesi zaten bugün AB’nin gerekse Amerika’nın gerekse Birleşmiş Milletlerin, Dünya Turizm Örgütü’nün daha ve aynı şekilde Avrupa Mühendislik Akreditasyon Biriminin akreditasyonu altındadır. Yani biz zaten bu kapıları denetlenmek için açmışız. Fakülteler, bölümler denetleniyor. Olması gereken çerçevede her zaman hazır olmak durumundayız. Ama Kuzey Kıbrıs’ta birkaçı hariç diğer üniversitelerde akreditasyon ve denetleme yapısı yok. Bugün Hindistan’a veya İran’a gittiğimiz zaman bir öğrenci “Mezun olduğumda diplomamı kim tanıyor?” dediğinde hemen akreditasyon kabul bilgilerini veriyoruz. Bu akreditasyon kurumlarını İran yükseköğretim kurumu ve Hindistan yükseköğretim kurumu kabul ettiği için öğrencileri geri döndüklerinde kendi ülkelerinde iş bulup çalışabiliyorlar. Bizim Türkiye’den gelen öğrenciler için yükseköğretim yasası kapsamında ve milletlerarası anlaşma çerçevesinde tüm normları yerinde oluşturmamız, o denetlemeye açık olmamız gerekiyordu. YÖK bu kapsamda denetlemeyi son 5 yıldır yapmamıştı. Bu yıl böyle bir değerlendirme yaptılar. Aslında Adadaki üniversitelerin gelişimini görmeleri de çok güzel. Çok memnun kaldıklarını gördük. Bizim için de YÖK için de çok çok iyi oldu diye düşünüyorum.

 

Haksız rekabeti sonuçlandırmak için Türkiye ve KKTC üniversiteleri kendi arasında nasıl bir birliktelik sağlayabilir bu manada?

Bugün Türkiye’nin, bulunduğu coğrafyada özellikle birçok alanda olduğu gibi yükseköğretimde de bir çekim merkezi haline gelebilmesi için bizim gibi kurumlara ihtiyacı var. Bizim amacımız Türkiye’den öğrenci almak değil tam tersine dünyanın birçok yerinden Türkiye’ye öğrenci getirmek. Biz bugün neden bir İngiltere olmayalım Türkiye olarak? Singapur gibi neden olmayalım? Amerika, Avustralya, Malezya, Kanada gibi neden olmayalım? Eğitim dilimiz Türkçe. Ancak başta sağlık sektörü olmak üzere İngilizce dilinde iletişim kurabilecek insan gücüne ihtiyacımız var. Bunu kendi içimizde sağlamaktansa bir taraftan uluslararası öğrenciyi kendimize çekmek diğer taraftan kendi öğrencimizi diğer öğrencilerle etkileşime sokmak amacıyla ortak eğitim dilimini İngilizce yapmalıyız. Türkiye’de yükseköğretimin sürdürülebilir bir yapıya kavuşması ve kendini dışa açması için İngilizce veya diğer dillerde eğitime imkan tanıması gerektiğini biliyorum. Böyle olması halinde Orta Asya’dan Balkanlar’a, Asya Pasifik’ten Afrika’ya tüm bölgelerden öğrenci çekeceğimize eminim. Bunu destekleyecek bir diğer unsur da Türk Hava Yolları’dır. Çünkü THY’nin uçtuğu tüm destinasyonlarda marketing çalışmaları yapmak ve oralardan öğrenci çekmek mümkün. Bunu bizim iyi kurgulamamız gerekiyor.

 

KKTC’de üniversitelerin sayısı artarken siz de ikinci üniversite olarak Kıbrıs Amerikan Üniversitesi’ni kurdunuz. Buna neden gerek duydunuz?

Bu aslında farklı bir süreçti. Sizin de bildiğiniz gibi bizimle rekabette birazcık geri kalmış bir eğitim kurumu bizi geçmek amacıyla adımızı kullanıp yeni bir üniversite açtı. Bu üniversitenin bizim adımızla bir üniversite açmış olması dolayısıyla davalar açtık. Ancak tüm davaları kazanmış olmamıza rağmen ilgili üniversite buradaki yükseköğretim yapısı içerisinde üye sayısını artırmak suretiyle bizim karşımızda ayrı bir güç yakalamaya çalıştı. Bu sebeple biz de bugün Lefkoşa’da üniversite açmaktansa iki fakültemizi taşıdık. Yani ikinci bir üniversite açmamıza gerek yoktu. Fakat o üniversitenin hareketleri bizi zorladı. Bizler de o üniversitenin adında değil ama kendi adımıza yakın bir isimle üniversite açma gereği duyduk. Biz bu tür haksız yaklaşıma karşı özellikle Lefkoşa surları içerisinde terkedilmiş yapının bir şekilde toparlanması, geçmişte ışıklar kenti olarak bilinen Lefkoşa’da yeniden ilmin ışığının güçlenmesi amacıyla bir karar verdik. Özellikle Osmanlı dönemine ait konakların restore edilmesi, hazırlanması suretiyle o bölgede yapılanmaya başladık. Öyle görüyorum ki o bölgede de insanlar artık yavaş yavaş yatırım yapmaya, toparlanmaya başladılar. Yurt da inanılmaz bir takdirle başladı. Daha da gelişecek. Amacımız Lefkoşa’da tamamen Bologna Üniversitesi şeklinde bir üniversite oluşumunu sağlamaktır.

 

Bahsettiğiniz üniversite Kuzey Kıbrıs’ta faaliyetlerine mevcut ismiyle devam ediyor mu?

Devam ediyor. Ancak Yüksek İdare Mahkemesinin almış olduğu kararları uygulamaya koyacak olan hükümetin dirayetli olması gerekiyor. Ama hükümet bu mahkeme kararlarına seyirci kaldığı sürece o üniversite de bunu bir imtiyaz olarak kullanıyor. Acı olan taraf da YÖK’ün bu sürece seyirci kalması. Sonuçta mahkeme kararlarının bize, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne, YÖK’e resmi olarak bildirilmesi gerekiyor ki biz de isimle ilgili farklı adımlar atalım. Bu noktada bir hareket yok. İsim hakları tamamen bizde olması sebebiyle Türkiye’de 5 ayrı davamız var devam eden. Bu da patent konusunda Türkiye’deki en uzun dava. Bu uzun davalar sürecinde hakimler değişti, mahkemeler kapandı. Şu anda 5 davanın mayıs ayında sonlanmasını bekliyoruz.

 

Havacılığa ciddi önem vermeye başladınız. Girne Amerikan Üniversitesi olarak havacılıktaki hedefleriniz nelerdir?

Ada ülkesi olarak denizcilikte de havacılıkta da güçlü olmamız gerekiyor. Girne Amerikan Üniversitesi olarak pilotaj ve havacılık eğitiminde yine ilk çalışmaya yaptık. Ancak bir önceki aya kadar KKTC üzerindeki eğitim amaçlı uçuşlar dışında uçuş yapamıyorduk. Havacılığı geçiyorum, hava sahanızı havacılık sporlarına açacaksınız ki bu da turizmin bir parçası. Bir yerden bir yere uçuş yapmada sıkıntılar vardı. İstanbul’da uluslararası havacılık akademisini hayata geçirdik. Çünkü adada yükseköğretimde eğitim alan öğrencilerin izni olan bir kurumla çalışması gerekiyor. O kurumun tüm yasal süreçleri bir bir geçmesi, uçakların gelmesi, tescillenmesi, uçuş yetkilerini alması gerekti. Takdir edersiniz ki üniversal olarak kendi içimizde ve Adada ne kadar güçlü olsak da İstanbul’un ve Türkiye’nin genel yapısı içerisinde tüm aşamaları geçmek zorundaydık. Sonunda biz de geçtik ve iznimizi aldık. Şu anda 150 küsur pilotaj öğrencimiz var. Öğrencilerimiz uçuşlarına başladılar. Uçuşlar için Çorlu Havaalanı’nı kullanıyoruz. Geçtiğimiz ay Kuzey Kıbrıs’ta serbest uçuş yapma yetkisi onaylandı. Böylelikle artık eğitim uçuşları dışında serbest uçuşların adada yapılmasına imkan sağlandı. Ve o uçuşlarımıza adada başlamış olduk.

 

Diğer bir konumuz da sağlık. Sağlık alanında neler yapıyorsunuz?

Üniversitemize bağlı bir tıp fakültemiz var. Tıp fakültesine destek verecek olan hastaneyi Florence Nightingale Hastanesi ile anlaşma yapmak suretiyle şekillendirdik. Ancak Florence Nightingale, kendi çatısı içinde değişim yaşadı. Türkiye’den başka bir grup hastanenin bir kısmını aldı. Aldıktan sonra Kuzey Kıbrıs’taki süreci daha dar bir bakışla ele aldılar. Daha fazla sağlık turizmine odaklı bakarak Kuzey Kıbrıs’ı gereksiz gördüler. O süreçte biz bir bocalama yaşadık. Memorial ve Medikal Park başta olmak üzere bazı gruplarla görüştük, onların olurlarını aldık. Bu yönde bir adım atacakken eski sahipleri Florence Nightingale Hastanesini devraldı. Böylece o kapı yeniden açıldı. Bu arada tıp fakültesi oluşumunu hareketlendirdik. Geçtiğimiz günlerde de iznimizi aldık. İlk kez bu yıl öğrencilerimizi alıyoruz. Haziran’ın başında başlayacak 3.157 metrekarelik inşaatı da Ekim ayına kadar kısacık bitirmeyi planladık. Hem Türkiye, hem Kuzey Kıbrıs hem de uluslararası düzeyde bir yapılanmaya gidiyoruz. Hemşirelik ve sağlık birimlerinde İngilizce eğitimine önem vermek suretiyle sağlık turizmine de destek vermeye çalışacağız.

 

Son olarak, ilgi alanınızda olan tarımı da konuşalım isterseniz…

Önce Arıcılık Araştırma Geliştirme ve Uygulama Merkeziyle Karpaz’da yapılanmaya başladık. Ondan sonra bir bal ormanı projesiyle arıcılığı daha da geliştirmeyi hedef aldık. Avrupa Birliği’nden izinleri almak için ayrıca bal ormanının yakınında bulunan madeni satın aldık ve faaliyetlerini durdurduk. Bu bizim doğaya duyarlılığımızı gösteriyor. Tabii, o bölgedeki yapılanmamızda bazı sebeplerle 2-3 yıldır geri kaldık. Ama iki ay sonra orada da arıcılık çalışmalarımız başlıyor. Devamında yasal süreçler nedeniyle durdurduğumuz faaliyetlerimizi yeniden hayata geçirmek için adım atıyoruz. Kardeş üniversitemiz Kıbrıs Amerikan Üniversitesi Ziraat Fakültesini açıyor. Dolayısıyla eko ve agro turizmine destek verecek bir yapılanma oluşuyor. Arıcılık da bunun başında olacak. Arıcılıkta oluşturduğumuz know-how ile birlikte bugün 100’ün üzerinde arıcı yetiştirdik. Bal ormanında 15 bin kovana ulaşmayı hedefliyoruz. Şu anda 360’ı bal ormanı içerisinde, diğerleri mobil olarak bin adet kovanımız aktif durumda. Organik olarak sadece bal değil, propolis, arı sütü, bal pekmezi, bal sirkesi üretmek ve ana arı yetiştirerek yerel arı neslinin devamlılığını sağlamak hedefindeyiz. Yapılanmamızı devam ettiriyoruz. Bütün bunların yanında Türkiye’de de şu anda Büyükçekmece Belediye’sine arıcılık merkezi kurmak için teklif götürdük.  Teklifi gündemlerine aldılar. Diğer taraftan Kocaeli’de 700 kovanlık hazır bir merkezi devralıp üniversitenin arıcılık araştırma merkezi haline getirmek için çalışıyoruz. O merkez kanalıyla da özellikle Avrupa Birliği ile ilişkiler kurmak istiyoruz.