RÖPORTAJ — 7 Ağustos 2018 at 00:50

GEBZE ORGANİZE SANAYİ BÖLGESİ YÖNETİM KURULU BAŞKANI VAHİT YILDIRIM: TÜRK EKONOMİSİNİN REFAHA KAVUŞMASININ TEK YOLU NİTELİKLİ ÜRETİM VE İHRACAT!

by

 

Türkiye’nin uzun yıllardır orta gelir tuzağında olduğunu dile getiren Gebze Organize Sanayi Bölgesi Yönetim Kurulu Başkanı Vahit Yıldırım, hala hedeflenen katma değerli üretimin gerçekleştirilemediğini, bu yüzden Türk ekonomisinin patinaj yaptığını vurguladı.

 

Türkiye olarak yeni yönetim sistemine ve yeni kabineye odaklandığımız bu günlerde ekonomide kaygı verici gelişmeler devam ediyor. Bu olumsuzluklardan herkes gibi sanayicilerimiz de etkileniyor. Sanayicimizin yakıcı sorunlarını Gebze Organize Sanayi Bölgesi Yönetim Kurulu Başkanı Vahit Yıldırım ile konuştuk.

 

Siz ekonomi yönetimi noktasında yeni hükümeti nasıl değerlendiriyorsunuz? Sanayiciler olarak yeni kabineden beklentileriniz nelerdir?

Yeni sistem demek, belli şekilde belli şeyleri görüp test edip, deneyeceğiz demektir. Bu yapılırken de yanlışlık olan noktada tadil ederek yürümek lazım. Eğer sıkıntı yaşanan yerde durup patinaj yaparsak zamanın hızlı aktığı 21. yüzyılda ciddi sıkıntılar yaşarız. Çünkü biz sanayicilerin, yatırımcıların, kesinlikle beklemeye, patinaj yapmaya vakti yok. Türk sanayicisi ve yatırımcısı özellikle son dönemlerde ciddi şekilde sermaye erozyonuna uğradı. Faizlerin özellikle son 1 yılda yüzde 50’ye yakın artması, döviz kurunun yüzde 30-40’lara yakın artması, ayrıca bu artışı sanayicinin ürettiği ürünün maliyetine yansıtamaması otomatikman banka borçlarını artırıyor. Bundan bahsetmek lazım. Ya da mevcut sermayeyi eriterek, belli varlıkları satarak devam ediyor. Burada çok çabuk önlem alınmazsa, bundan sonraki aşama yok olmaktır. Dünyada gelişmiş toplumlar ekonomik bağımsızlığını kazanmış ülkelerdir. Onlar da bunu üreterek yapmış. Türkiye orta gelir tuzağına düşmüş durumda. Buradan da çıkamıyor. Eğer ki, siz üretiyoruz diyorsanız ve bu üretiminizle ayakta kalıp mutluluk duyuyorsanız, her şey tamam diyorsanız, çok büyük bir tehlikenin içindesiniz demektir. Maalesef biz şu an bunu yapıyoruz. Türkiye üretmiyor, patinaj yapıyor. 81 milyonluk bir ülkeden bahsediyoruz. Geçen seneki ihracatı 157,5 milyar dolar. Buradaki katma değeri de bana göre yüzde 0,5’tir. Hani, nerede üretiyoruz? Peki diyebilirsiniz ki; üretiyoruz ama bütün ürettiğimizi tüketiyoruz. Peki, bu ithal ettiklerimizi ne yapıyoruz? Demek ki biz üretmiyoruz. Artı, katma değerli ürün üretmiyoruz. İthal ederek tüketen toplum haline geldik. Eğer bu sarmalın içinden kurtulamazsak ve gerçekten bu sarmalın içinde olduğumuzun farkında değilsek, fark edemiyorsak ya da bu konuda biraz daha feryat edemiyorsak, bunu dile getirmiyorsak yarın gerçekten bu sarmalın içinde yok olur gideriz. Onun için bizim çok çabuk aklımızı başımıza alıp üretmemiz, katma değeri yüksek ürünler üretmemiz lazım.

 

Seçim sonrası yeni bir ekonomik hikaye yazmak gerekir diyoruz. Bu bağlamda yeni hikayenin içini ne şekilde doldurmak lazım size göre?

Şu anda geldiğimiz noktada hangi kuruma gidersek gidelim bizlerin en büyük sıkıntısı işletme sermayesi. Aslında burada iki tane sıkıntısı var, Türk yatırımcısının ve sanayicisinin. Birincisi; ürettiği ürünün finansmanında kullanacağı hammaddesini, navlununu karşılayacak paraya ihtiyacı var. İkincisi; çalıştırdığı personelin maaşı, sosyal güvenlik primi ve vergisi için paraya ihtiyaç var. Bir de döviz kuru ve faizin artmasından dolayı yatırım yapmak için aldığı kredinin geri ödemesinde sorunu var. Kendi yaptığı üretimin karı bunu karşılamaktan yoksun. Bir diğer sorun ise üretimde rekabet edebilirlikle alakalı, teknolojiyle ilgili destek alamaması. Diyebilirsiniz ki sen üret, teknolojini geliştir. Evet, bunu yapabilir ama 30-40 sene önünü görmesi gerekir. Dolayısıyla bunları iyi analiz ederek desteklerin verilmesi lazım. Bu yapılabilir miydi? Belki de yapılabilirdi. Çünkü sermaye artmıştı, ama şimdi o sermaye eridi. Bu ne kadar devam ettirebilir? Bugün SSK ve vergi borçlarına baktığımızda, bunların belki yüzde 1-2’si yüzsüz diye tabir edebiliriz ki, parası olduğu halde vermeyen, nasılsa af çıktığında ödeyeceğim diyenlerdir bunlar. Bunun yüzde 98’i ise gerçekten zorda olduğu için ödeyemeyen sanayi kuruluşlarıdır. Dolayısıyla bunun çok çabuk halledilmesi lazım.

 

Peki, Türkiye, ucuz finansman kaynağına erişebilme noktasında neler yapmalı?

Şu anda bana göre ucuz finansmana ulaşamıyoruz, hatta finansmana rahat ulaşamıyoruz. Çünkü biz istediğimiz kadar kredi derecelendirme kuruluşlarının vermiş olduğu notları tanımıyorum diyelim… Yabancı yatırımcılar maalesef bu kriterlere göre yatırım yapıp, yapmama konusunda karar veriyor.  Eğer ülkenin kredi notunda sıkıntı varsa, o ülkenin ne kağıtları para ediyor, ne de o ülkeye yatırım gidiyor. Peki, kredi notu kararlarının siyasi boyutu var mıdır? Bana göre vardır. Bunun yüzde 20-25 siyasi boyutu varsa, gerisi bizim hatalarımızdır. Bu hatalarımızı görmemiz lazım. Bana göre Türkiye için en ucuz kredi, tasarruf edilen paradır. Şu anda Türkiye’nin özellikle birkaç sene tasarrufa ihtiyacı var. Önce tüketim malları ithalatını kısmak gerekiyor, ithalata dayalı tüketim bir ülke için en büyük tuzaktır ve sürdürülebilir değildir. Elzem olmayan ürünlerin ithalatında tasarrufa gitsek hangi birimizin canı yanar ki. Bunu yapabiliriz. Ama bunu öyle bir rüzgar ile yapmak lazım ki, herkes buna gerçekten inanmalı ve milli bir dava olarak sahiplenmeli ve riayet etmeli…

 

Devletten mi başlanmalı kemer sıkmaya?

Tabii, hep öyle değil midir zaten? Geçmiş yılların seferberliğine bakın. Ben hep o örneği veriyorum; seferberlik ilan ediliyor, kişi geliyor 4 altın veriyor, öbürü geliyor 1 altın veriyor. 4 tane veren, niye o 1 tane veriyor demiyor, çünkü güven ortamı var. Biliyor ki, o altınlar doğru yere gidecek. Geldiğimiz noktada eğer bizler, bizi yönetenlerin tasarrufunu görürsek, gerçekten ödediğimiz verginin doğru yere gittiğini, ödediğimiz vergilerin özellikle Türk sanayisine ve Türk üretimine geri döndüğünü görürsek, herkes her fedakarlığı yapabilir. Bizler bu düşünceyi toplumumuzun tamamına aşılamak zorundayız. Eğer bu olmazsa sadece bireysel ya da bölgesel tasarruflar, aynı okyanusta damla gibi kaybolur.

 

Bugün Endüstri 4.0 çok konuşuluyor. Peki, Türkiye’de nasıl bir üretim modeli olmalı ki biz hızlı bir şekilde ekonomik kalkınmayı sağlayabilelim?

Türkiye’de belli söylemlerin ciddi anlamda modası devam ediyor. Bir müddet sonra öyle dejenere olur ki, kimse inanmaz. Şimdi Endüstri 4.0 ile ilgili bir çok seminerler, sempozyumlar, televizyon programları yapılıyor. Her yerde Endüstri 4.0 var. Burada bir yanlışlık var. Endüstri 4.0 bana göre alttan başlamalı. Biz, Endüstri 4.0’ı yukarıdan başlayarak alta getirmeye çalışıyoruz. Biraz daha açacak olursam, sanayi devlerinin Endüstri 4.0’la ilgili yatırımlarını geliştirmesi güzel. Ancak bunların yan sanayisini oluşturan işletmeler bununla ilgili bir şey yapamıyor ki. Çünkü ana sanayi, yan sanayisine bunu yapması için marj bırakmıyor. Aşağıdaki kuruluş hala sınırlı kaynaklarla, eski model sistemlerle üretim yapmaya çalışıyor, ana sanayisine mal taşıyan, ana sanayiye vermiş olduğu parçanın bedelini 90 günde ancak tahsil edebiliyor ki, o girdilerin ödeme vadesi çoğunlukla 30 gündür. Yani ana sanayiyi 60 gün finanse eden bir Türk yan sanayisinden bahsediyoruz. Ana sanayinin bir karnesi olması lazım. Mesela bugün, Türkiye’deki ana sanayinin çalışmış olduğu yan sanayilerden kaç tane ana sanayi çıkmış? Kaç tanesini büyütmüş? Kaç tanesi dünya markası olmuş? Böyle bir örnek yok. Peki, bugün gelişmiş ülkelere bakalım. Almanya… Diyelim ki, çok uç bir örnek. İtalya’ya, Fransa’ya bakalım. Onları da boş verin Kore’ye bakalım. Kore’de otomotiv üreticilerine, beyaz eşya üreticilerine bakalım; neredeyse ana sanayi büyüklüğüne gelmiş onlarca yan sanayi var. Bu ülkeler, bu anlamda çağ atlamışlar.

 

Burada iş dünyasını temsil eden sivil toplum kuruluşlarının etkinliklerini de değerlendirmek gerekiyor. Sizce sivil toplum kuruluşları görevlerini hakkıyla yerine getirebiliyor mu?

Şu an STK yöneticilerinin hiçbiri, o vizyonda değil bana göre. Onun için de olmuyor. Kişinin o göreve geldiğinde, o kuruluşun düşünce tarzıyla, o işe vakit ayırması gerekiyor. Şimdi “Ben OSB’nin başkanlığını yapıyorum, vallahi işim çok yoğun ben gelemiyorum, randevu veremiyorum, onu yapamıyorum bunu yapamıyorum” diyemem. Oraya vakit ayıramıyorsanız, temsil ve ilzamda sorun yaşatıyorsanız olmaz. OSB’nin başkanı her davete gitmek durumundadır. O davete gitmediğinde resmen zincir kopuyor. Bir kere o kopukluk olunca, ondan sonrasını götürmek zor oluyor. Bütün davetlere gidip bilgi, veri ve görüş alışverişinde bulunmak lazım ki, konuya hakim olunsun. Türkiye’nin bir diğer kangreni de bu, sivil toplum örgütlerinin çalışmaması. Sivil toplum örgütlerinin başına gelecek insanların çok fazla oy desteğinin değil, kendi yetkinlikleriyle, kendi işleriyle ilgili başarı hikayelerinin olması lazım.

 

Biraz da Gebze OSB’yi konuşalım dilerseniz… OSB’leri sektör olarak kabul edersek, Gebze OSB, bugün rüştünü ispat etmiş, öncü olabilecek yetkinlikte bir OSB olarak görülüyor Türkiye ölçeğinde. Siz, Gebze OSB’nin son yıllardaki çalışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Siz, hedefinizi gerçekten Gebze OSB’nin de üzerinde olacağım diye koyarsanız, başaramayacağınız hiçbir şey yok. Biz, Gebze Organize Sanayi Bölgesi olarak neredeyse bütün OSB’lere gidiyoruz. Günün her saati, herhangi bir bedel istemeden size bütün deneyimlerimizi paylaşma konusunda kapımız sonuna kadar açık diyoruz. Biz, organize sanayi bölgesinin ekonomik zenginliği ile değil, OSB’nin vizyonu sayesinde bu hale geldik. Bizim OSB’mizde hiçbir katılımcı “Burası sanayi bölgesi, çevreyi biraz kirletiyoruz ama göz yummak lazım.” demez. Bizim dışımızdaki birçok OSB’de katılımcı kirletiyor, OSB yönetimi temizlemeye çalışıyor. Bu hem pahalı, hem de sürdürülebilir değil. Biz kirletmiyoruz. Bunu herkes yapabilir. Biz, katılımcımız olan her sanayiciyi buranın yönetim kurulu başkanı gibi görürüz. Ben, her sanayici arkadaşımı bu duygularla karşılarım. Bizde yarın yoktur. Benim şiddetle karşı durduğum, kabul edemediğim durumlardan bir tanesi “Bugün git, yarın gel.” anlayışıdır. Katılımcıların cevabını bugün vermek gerekir. Bizde yönetim kurulunda çok hızlı karar alınır. Katılımcılarımız geldiğinde anında bizden randevu alır, anında veririz kararı. Oturur konuşuruz, katılımcımızın isteği doğrultusunda ve kurallar çerçevesinde karar alırız. Katılımcı da bizden yapamayacağımız, kanun dışı bir şey istemez.

 

Geçen yıl ihracatımız 157 milyar dolara ulaştı. Peki, sizce Türkiye’nin 2023 ihracat hedeflerine ulaşma olasılığı var mı? Ülkeyi yönetenler tarafından bu hedef hala diri bir hedef gibi görülüyor…

Bu iddianın gereği yapılmadığı için sadece lafta kalıyor, sanayi tarafıyla ilgili düşünülen reformları uygulasınlar, 2023’te 500 milyar dolar ihracat hedefini yakalarız. Hiç kimse bunun farkında değil. Ama bu sistemde mümkün değil. Bunu bu ülke yapabilir, bu potansiyeli ben görüyorum. Ama o bilgiyi, o beceriyi, o organizasyonu yapacak ehil kişilerin olması lazım, ayrıca 81 milyonunda buna inanması lazım.

 

Peki, üniversitelerimizi sanayi çarkı içerisinde nerede konumlandırıyorsunuz?

Üniversite-Sanayi işbirliği konusunda önemli bir ilerleme yok şu anda. Üniversite ile sanayinin uyumlu çalışması, birbirini anlaması zor. İki tarafın birbirinden beklentisinin yüksek olduğu, hangi adım atılırsa ne olacağının bilinmediği bir yapı var. Bugün gelişmiş ülkelerin sanayi kuruluşlarının tamamında hep üniversite vardır. Üniversitelerde de sanayi kuruluşları vardır. Bu olmazsa büyüyemezler. Dolayısıyla bizde de üniversite-sanayi işbirliği olmadıktan sonra ne üniversitelerimiz dünya literatüründe sıralamaya girer, ne de sanayimiz katma değerli üretim yapar.

 

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*