RÖPORTAJ — 8 Mart 2014 at 17:17

GEDİK HOLDİNG CEO’SU DR. MUSTAFA KOÇAK: GEDİK HOLDİNG’İN BAŞARI SIRRI DÜRÜSTLÜK VE TUTKUYLA ÇALIŞMAKTIR

IMG_0152

 

Kaynak teknolojisinde Türkiye’nin lider kuruluşu olarak 50 yılı devirerek ülkemizde az sayıda sanayi kuruluşunun ulaştığı bir başarıya imza atan Gedik Holding’in CEO’su Dr. Mustafa Koçak, bu başarının altında yatan temel ilkelerin dürüstlük ve işini tutkuyla yapmak olduğunu, bu ilkeler ışığında 2023 hedeflerine de başarıyla ulaşacaklarını vurguladı.

 

Gedik Holding CEO’su Dr. Mustafa Koçak, araştırmacı yönü ağır basan bir yönetici. 1979 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi Makine Mühendisliğinden mezun olmasından sonraki otuz yıl boyunca akademik kariyeri yanında 200’den fazla bilimsel yayına, birçok uluslararası konferansa ve araştırma projesine imza attı. Aralık 2010’da da Türk Kaynak Teknoloji Akademisi Başkanı seçildi. 2009 yılından bu yana CEO görevini üstlenen Koçak ile Gedik Holding’in 50 yıllık başarı hikayesini ve gelecek vizyonunu konuştuk.

 

Gedik Holding’in 50.Yılını kutlarken başarıya götüren temel ilkelerinden bahseder misiniz?

Gedik Holding 1963’te Gedik Kaynak olarak üretime başladı. Zaten amiral gemisi Gedik Kaynak ile yürüttüğümüz faaliyetler. Bu faaliyetler bazında 650 kişiyi istihdam ediyoruz ve hepsi de Pendik’te. Gedik Kaynak başlangıçta Alman-Avusturya firması Böhler lisansı ile faaliyete başladı. İlk kurucumuz olan Halil Kaya Gedik fabrikada genel müdür olarak çalıştı. Daha sonra Gedik adı altında çalışmalarıyla fabrikanın ve tesislerin gelişmesi yönünde önemli adımlar attı. Ve yabancı sermayeli olan bu firmayı ve tüm tesisleri satın aldı. Böylece tamamen Türk firması kimliği ile var olma mücadelesi içine girdi. Bundan sonra GeKa markası ile faaliyetlerini sürdürdü. Tabii ki bu kolay olmadı ama Halil Bey’in Türkiye’de ilk kaynak mühendislerinden biri olmasının avantajıyla fabrikanın büyümesi yolunda teknik ve bilimsel gelişmelere önemli yatırımlar yaptı. Kendi çatısı altında üretebilen, kendisine yetebilen ve teknolojik gelişmeleri global anlamda takip edebilecek ve hatta bazı yerlerde bir adım öne geçecek gayreti  50 yıl boyunca sürdürdü Gedik Kaynak. Bunu yaparken de 1967 yılında Gedik döküm ve vana fabrikasını kurdu yine Pendik’te. Dolayısıyla aile şirketi olarak başlayan Gedik Holding 50. Yılını kutlarken halen kendi kimliğini sürdürüyor. Bunun yanında Gedik Yatırım ve Gedik Finans kuruluşunu kurdu. Sanayici kimliğini devam ettirmenin yanında sosyal sorumluluk çerçevesinde birçok okul ve öğrenci yurdu yaptırarak Milli Eğitim’e bağışladı. Halil Bey, sanayici kimliğinin olmasıyla birlikte aynı zamanda bir eğitim gönüllüsü. Bu anlamda özellikle mesleki okullara ve mesleki eğitimlere önemli destek veren bir insan. Bu kapsamda öğretmenlere yönelik Gedik Fabrikasında yeni teknolojiler konusunda kurslar veriliyor. Gedik Holding mevcut okulların yanı sıra son olarak meslek yüksek okulunu kurdu ve YÖK’ten gelen talep üzerine de 2010 yılında Gedik Üniversitesi’ni kurdu. Bugün 2 bin 600 öğrencimiz var. Yine Gedik Holding sanayici kimliğinin yanında hem Pendik hem Sakarya Hendek’te kendi branşıyla ilgili yaptığı yatırımlarıyla birlikte toplamda yaklaşık 1.400 kişiyi istihdam ediyor.

 

Gedik Kaynak olarak üretim ve ihracat hacminiz nedir şu anda?

Kaynak sektöründe Türkiye’nin ve Ortadoğu’nun en büyük şirketiyiz. Doksan bin ton üretimimiz var. 80 ülkeye ihracat yapıyoruz. Üretimimizin yüzde 50’si ihraç ediliyor. Bu nedenle Türk ekonomisine, cari açığın azalmasına katkı yapıyoruz ve bu da bizi gururlandırıyor. Dolayısıyla geçen 50 yılda dünya markası olduk. Bugün GeKa bütün dünyada rağbet gören bir markadır.

 

Son yılarda sanayileşme hareketi içinde şirketlerin yabancılara satılmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Gedik Holding, kuruluşundan bu yana kadar, “Birlikte çalışalım, birleşelim” şeklinde birçok teklif almıştır. Gedik, 50 yıl boyunca kendi öz sermayesiyle yatırımlarını yapmış, kazanıp yatırma sürecini çok yoğun yaşayan bir holdingdir. Yatırımlarımızı da moda olan alanlarda değil, kendi bildiğimiz işle ilgili alanlarda geliştiriyoruz. Elbette ki yatırımcı firmalar, gelişen pazarlarda, yeni ürün guruplarında yatırım yapma cesaretini göstermelidir. Ancak bizim cesaretimiz olmadığından değil, en iyi bildiğimiz işte yatırım yapma ve büyümenin daha doğru olduğunu düşünüyoruz. Ben ulusal sanayinin, ulusal ekonominin her ülke için önemli olduğuna inan biriyim. Özellikle stratejik sektörlerde, buna hizmet sektörü de dahil, mutlaka ulusal karakterde firmaların olması lazım. Ben 30 sene yurtdışında kaldım. Tabii ki bir ülkede çok uluslu firmaların faaliyet göstermesi normaldir, ama  ulaşım, enerji,  limanlar, savunma sanayi gibi sektörlerde ulusal firmaların olması lazım. Bu Avrupa’da da böyle. Yani bir ülke her şeyi satar, paylaşabilir, ama bazı yerleri az paylaşır. Dünyada yerli malı yurdun malı herkes bunu kullanmalı kültürüyle yetişmiş biriyim. Bunun da modern dünyada ne demek olduğunu gerek savunma sanayinde gerekse kritik sanayilerde bütün boyutlarıyla çok iyi biliyorum. Bu yüzden yerli malı konusunun altını çiziyorum ve bu alandaki faaliyetlere ulusal sermayenin odaklanması gerektiğini düşünüyorum. Bunu ülkeler nasıl beceriyorsa bizim de becermemizin gerekliliğinin altını çiziyorum. Bu, düzgün çalışmak, odaklı çalışmak, berrak çalışmak, sistemli çalışmak, stratejik çalışmaktır. Bunları yan yana koyduğunuzda, bu denklemin sonucu başarıdır.

 

Devlet kurumlarının stratejik sanayi sektörleri için yaptığı planlamayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye’de yatırım yapan, faaliyet gösteren yerli firmaların desteklenmesi lazım. Yani stratejik olan köprü, barajlar gibi yatırımlarda Türk firmalarının yer alması gerektiğini düşünüyorum. Bunun için yasa koyucuların yerli sermayeyi koruyacak düzenleme yapması lazım. Aslında Türk sanayicisi uluslararası standartlarda üretim yapabilecek düzeyde, Tabii ki, kritik sektörlerde yetersiz kalınan konularda, bilimsel araştırmalar yapılmalı ve bunun için üniversiteler, sanayi kuruluşları, özel kuruluşlar, bilim adamları işbirliği ile özel çaba harcamalı ve stratejik planlar yapılmalı. Avrupa bunu yaptı ve yapmaya devam ediyor. Aslında başarının, gelişmenin bilinmeyen bir yanı yok. Ortak paydada buluşarak, paylaşarak, konulara odaklanarak, birlikte çalışarak başarıya ulaşmak mümkün. Biz kendi alanımızdaki çalışmalarda Gedik Kaynak olarak, Örneğin Mersin’de kurulmakta olan nükleer santral için kullanılacak kaynaklar ve boru vanaları gibi ürünler için bir gayret içindeyiz. Bu yönde ürün geliştirmek bizim gibi firmaların görevi olması lazım, ama devleti yönetenlerin de mevzuatı, altyapıyı hazırlaması lazım. Biz kendi üzerimize düşen görevi yapıyoruz. Başkası da kendi üzerine düşen görevleri yapsın. Ben ar-ge konusunda Avrupa’da uzun yıllar görev yaptım. O nedenle teknoloji geliştirmenin ne kadar önemli olduğunu çok iyi biliyorum. Yani bir endüstrinin kalıcı olması ve hedeflerine ulaşması için kendisini teknoloji yönünde sürekli olarak geliştirmesi lazım. Biz kaynak konusunda bilimsel araştırmalar yapıyoruz, geleceğin ürünlerinin neler olması gerektiği konusunda yatırımları şekillendiriyoruz. Pazarın gelecekte neye ihtiyaç duyacağının planlamasını yapıyoruz.

 

Sizce neden Türkiye, gelişmiş sanayi ülkelerinin geçtiği aşamaları geçip bir Japonya, bir Güney Kore olamadı. Bunun temel sebepleri nelerdir?

Türkiye karakteristik kimliğini oluşturan elementlere bakıldığında tarihi boyunca yoğun bir şekilde tarım ülkesi olarak gelişmiştir. Her zaman Anadolu’da yaşayan insanları doyuran bir ülkedir. Kore ise öğle değildir, tarım alanı yok denecek kadar azdır. Japonya da aynı şekilde. Güney Kore’nin çok akıllı yaptığı bir şey var. O da insana yaptığı yatırımdır. Başka seçenekleri yok. Eğer ki bir gelişme olacaksa o da bilim ve teknolojiye yatırımla olur. Onlar da öyle yaptı.  Bu doğru strateji Güney Kore’yi Güney Kore yaptı. Ülkemizde stratejik planlamayı yapan, 10 yıl, 20 yıl sonra nasıl olması gerektiğini planlayan devlet dediğimiz kurum, teknokratlar bu planlamayı zamanında her halde farklı bir şekilde yaptılar,ya da  eksikliklerle yaptılar. Çünkü bu planlama özenli bir şekilde yapılsaydı, Türkiye bugün daha farklı yerlerde olabilirdi. Türkiye konumu itibariyle üç tarafı denizle kaplı, bor madenine sahip olan bir ülke.  Bor madeni dünyada önde gelen artılarımızdan bir tanesi.  Birçok doğal zenginliğimiz var. Tabii ki her ülkenin eksiklikleri vardır, ama bu eksikleri hızlı bir şekilde gidermemiz lazım. Büyük yanlışlar yapmamamız lazım. Büyük yanlışları zamansız yapmamamız lazım. Yani doğru yerde, doğru zamanda doğru planlama yapmak gerekir.  Bir de sürdürülebilirlik çok önemli. Yani bir atışta kuş vurmak değil. Devamının gelmesi çok önemli. Siz bir teknoloji geliştirdiğinizde bir sonraki adımı getirmek gerekir. Yoksa kalıcı olamazsınız. Bugün örnek olarak iletişim alanında Nokia, Motorola teknolojik gelişmelerden kendilerini koruyamadılar. Ben şuna inanıyorum; elli yıllık geçmişimizden yola çıkarsak, yarın değil, öbür günü planlayamıyorsanız, şartlarını tespit edemiyorsanız, sanıyorum öbür gün size farklı gelecektir. Öngörü, vizyon çok önemli. Her firmanın bir vizyonu vardır, ama bunu kanıtlayacak, zor günlerde B planının da hazır olması gerekir. Kritik dönemlerde B ve C planlarını geliştirme becerisini gösterenlerindir başarı.

 

Türkiye’de son yıllarda şirket anayasası kavramı gündeme oturdu. Buradaki amaç, şirketlerin sağlıklı bir şekilde sürdürülebilir olması. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Şu anda Gedik Holding kurumsallığını yaşayan bir aile şirketidir ve yüzde yüz Türk sermayeli bir holding. Şu anda kurumsallığı ile çelişen bir yapısı yok. Kurumsal kimliğini uygulamaya geçirmiş, onu günlük operasyonlarında yaşayan bir şirket. Tabii ki birçok aile firması, Avrupa’da da aynı şekilde, bir nesilden öbür nesle geçerken bazı riskleri taşıyorlar. Dolayısıyla, aile şirketlerinin en kırılgan tarafı nesil değişiklerinde yaşanan sorunlar. İtalya aile şirketleri konusunda bize çok benzeyen bir ülkedir. Küçük ve orta çaplı birçok özel firmaları vardır. Bunlar kurumsallaşma konusunda zorluklar yaşamaktadır. Gedik Holding’de şu anda Hülya Gedik Hanımefendi ikinci nesil olarak Yürütme Kurulu Başkanımız ve Holding sahibi. Babasıyla birlikte 25 yıldan beri çalışan bir hanımefendi. Dolayısıyla meslek içerisinde büyümüş, yetişmiş. Sanıyorum bu hadisenin panzehiri bu.  Bu başarının hilesi ne dendiğinde doğruluk, dürüstlüktür. Bir maya ne kadar kaliteliyse daha uzun zaman taze kalır. Şirketlerde de nesilden nesile geçilebilmesi için dürüstlük önemli bir faktördür.  Buna deneyim ve işi iyi bilmek boyutunu da kattığınızda başarıyı yakalarsınız. Yani bir işi tutkuyla yapmak, sahiplenmek başarıyı sürdürülebilir kılıyor. Şirket anayasasında en önemlisi dürüstlük, ikincisi tutkuyla çalışmaktır. Şirketlerde bu duyguları taşıyacak kültürün oluşması çok önemli. Tabii ki bir kurumda otomasyon olacaktır. Bu verimliliği artırır, ama asıl kaliteyi artıran insan faktörüdür. Ben başarının anahtarının bu değerler olduğunu düşünüyorum.

 

Türkiye’de bilim ve teknoloji geliştirme konusunda Sanayici-Üniversite işbirliğinin düzeyini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kişi olarak araştırma merkezi, üniversite-sanayi işbirliği konusunda 30 yıl yurtdışında çalıştım. Bilimsel olarak 250’ye yakın kaynak ve metal teknoloji konularında yayınlarım var. Üniversite-sanayi işbirliği başarının temel unsurlarından bir tanesidir. Bir ülkede üniversite-sanayi işbirliğinin ihtiyaçlara yönelen, teknolojik talepleri karşılayan düzeyde olması için mutlaka Sanayi Bakanlığı’nın TÜBİTAK gibi kurumlara belli bir fon ayırması ve odaklanması lazım. Mesela Türkiye’nin nükleer çağa geçmesi için kararlar verildi. Dolayısıyla Sanayi Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı ve Teknoloji Bakanlığı’nda bir kümelenmenin olması gerekli. Bu teknoloji ile ilgili bizim sahip olmamız gereken üretim bilgisi ve teknolojik seviyenin olması için üniversiteler kendi bünyesinde araştırmalar yapmalı. Bunun yanında üniversite-sanayi işbirliği ile teknoloji ve ürün hedefli çalışmalar yapılması lazım. Bunun başını çekeceklerin de mutlaka devlet kuruluşları olması lazım. Avrupa’da bu böyle.  Brüksel’de  Avrupa Birliği’nin yaptığı çerçeve programlar var. Her yedi senede bir, belirledikleri konularda üniversitelere, sanayiye ve bilim ve teknoloji kuruluşlarına çağrıda bulunuyorlar. Onlara projeleri için başvurmaları halinde maddi kaynak sağlayacaklarını söylüyorlar. O projeler için Türkiye’nin başvurma hakkı vardır, ama çok az yararlanıyoruz. Türkiye olarak o potaya para veriyoruz ama yararlanamıyoruz. Üniversite-sanayi işbirliği olarak biz Gedik Holding olarak daha farklı bir konumdayız. Gedik Üniversitesi’ni kurarak, bu bilinçle, inançla üniversitemizde akademik personeliyle, bilim adamlarıyla çok güzel projeler geliştirdik. Mesela bunlardan bir tanesi yüksek ısıda termik santrallerde kullanılan kaynak ürünler üzerinedir. Kaynak ürünlerinin ithalatını yapıyoruz. Geliştirdiğimiz proje sayesinde bu ürünleri kendimiz üretmeyi hedefliyoruz. Bunun yanında gemi sanayinde kullanılan TÜBİTAK destekli bir projemiz var.  Burada öyle bir kaynak elektrotu kullanılsın ki kaynak yapıldığında metalde bozukluk olmasın. Yine doğalgaz ve petrol boru hatlarına yönelik orbital otomasyonlu kaynak sistemini geliştirme projemiz var. Bu konuda talep çok. Dolayısıyla, bu yöndeki projelere odaklanmış durumdayız. Tabii ki teknolojik işbirliğinde sadece Gedik Üniversitesi değil, aynı zamanda İstanbul Teknik Üniversitesi ve Karabük Üniversitesi ile de işbirliği içindeyiz.

 

Teknoloji geliştirme yönünde ar-ge çalışmaları ve bilimsel kurumlarla işbirliği için verilen teşvikleri yeterli görüyor musunuz?

Ar-Ge konusunda  teşvikler son yıllarda artış gösterdi. Ar-ge projeleri yaparken büyük çoğunlukla olumlu sonuç alıyoruz. Ancak, daha iyi düzeye gelmek için kümeleşmelerin olması gerekir. Örneğin doğalgaz çevrim santrallerinde kullanılan sistemler çok pahalı ve hepsi ithal ediliyor. Bu sistemlere yönelik bir değil, aynı konuda birden fazla yerde projelerin olması gerekir. Ayrıca daha çok sayıda bilim adamı olmalı ve koordinasyon sağlanarak, kurumlar arasında bilim adamlarının istişareler yapması lazım. Avrupa da bu şekilde yapıyor.

 

Bu anlamda teknopark, teknokent modelini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu daha çok yazılım ve bilişim girişimcilerine yönelen proje. Ama teknokent ve teknoparkların Bill Gates yetiştirme yeri olmaması lazım. Bu yerlerin 3 kişiyle başlayıp holding olma yolunda ilerleyen firmalara dönük olmaması lazım. Üniversite-Sanayi işbirliğinin bir parçası olması gerekir. Yani bir ürün geliştiriliyorsa, ihtiyaçlar doğrultusunda, endüstriyel olarak nasıl bir seri üretim yapılabilir diye düşünce içinde olunması lazım. Amerika’da Silikon Vadisi’nde binlerce kişi Bill Gates olmak için yola çıktı ama yüzde 90’ı hayal kırıklığına uğradı. Teknokent modelinde küçük teşviklerle 3-5 kişilik girişimlerin bulunması takdirle karşılanmalı, ama bu yerler için planlama yaparken, çerçevesi iyi çizilmeli. Aslında burada temel amaç teknoloji transferi olmalı. Türkiye aslında bir yol haritası belirlemeli ve hangi alanlarda büyümesi ve söz sahibi olması gerekiyorsa ona göre planlama ve odaklanma olmalı. Avrupa bunu teknoloji platformları şeklinde yapıyor. Örneğin bir raylı sistemde bir program olmalı. Türkiye raylı sistemlerde ne yapıyor. Şehirlerde, şehirlerarasında, hızlı trenlerde bir raylı sistem teknoloji platformu olması lazım. Avrupa’da olduğu gibi. Yani nerede neyi iyi yapıyoruz, bunu tespit edip bu yönde yoğunlaşmamız lazım. Mesela, Türkiye’nin uçak teknolojisi konusunda 2023 stratejisi için sanayici ne düşünüp, neyi hedefliyor? Teknoloji kurumlarının çalışmaları hangi düzeyde. Bütün bunların bir platformda toplanıp, strateji geliştirilmesi lazım.

 

Uzun vadede farklı sektörlerde stratejik planlarınız var mı?

Türkiye’nin konjonktürel gelişmelere göre çoğunlukla yurt dışından gelen rüzgar enerjisi parkları oluşmaya başladı. Bunu Türkiye’de geliştirmek gerekir. Türkiye’de gerek sanayi olsun, gerek diğer sektörlerde biz denizlerimizle barışık değiliz, kıyılarımızla barışık değiliz. Sektörlerin denizler ve kıyılarlarda çalışma alanlarını geliştirmesi lazım. Çünkü çok bakir alanlar. Örneğin denizlerde enerji üretilebilir. Rüzgar enerjisi santralleri kurulabilir. Kıyılarımızda da aynı şekilde alternatif enerji üretim projeleri geliştirilebilir. Enerjiyle ilgili hidrojen teknolojisini mutlaka geliştirilmesi lazım. Nükleer enerjide Türkiye zaten çok bakir. Raylı sistemlerde ek sektörlerin olması lazım. Havacılık konusunda çok az yatırım var. Bu alanlarda mutlaka çok güçlü çalışmalar yapmak lazım. Türkiye’nin enerji konusunda çok büyük açıkları var. Tabii ki bu projelerin maliyeti çok büyük. O yüzden devlet desteği lazım. Raylı sisteme ilişkin Eskişehir’de TÜLOMSAŞ’a ilk robotlu boji sistemini biz kurduk. Gedik Holding olarak az önce saydığım alanlarda bizim de 2023 planlarımız var, ama bunun için sosyal, politik ve ekonomik şartların da oluşması gerekir ki bu planlar suya düşmesin.