RÖPORTAJ — 6 Haziran 2014 at 14:51

NİLÜFER BELEDİYE BAŞKANI MUSTAFA BOZBEY: NİLÜFER, CANLI DEMOKRASİYE SAHİP BİR KENT OLACAK

 

 AW001010
Türkiye’nin yakın geleceğine dair hedef konulmuş bir 2023 vizyonu var. Her ne kadar ekonomik ağırlıklı da olsa, bu vizyon kapsamında yerel yönetim anlayışının da ele alınması gerekiyor. Daha demokratik ve daha katılımcı belediye anlayışını tartıştığımız şu günlerde Bursa’da Nilüfer Belediyesi bu anlayışı somutlaştıran ve yerel demokrasiyi güçlendirecek adımları atmaya başlamış bile. Nilüfer özelinde hayata geçen bu projeleri ve Türkiye’nin yerel yönetim vizyonunu Nilüfer Belediye Başkanı Mustafa Bozbey ile konuştuk.

 

Son dönemde insanların demokrasi ve özgürlük talebinin arttığını vurgulayan Başkan Bozbey, bu talebi karşılamak amacıyla mahalle komiteleri sistemini kurduklarını, hedeflerinin Nilüfer’i canlı demokrasiye sahip bir kent haline getirmek olduğunu ifade etti.

 

Türkiye’nin 2023 vizyonu kapsamında yerel yönetimlerin vizyonu ne olmalıdır sizce?

Tabii 2023’e giderken demokrasi taleplerinin arttığını görüyoruz, özgürlük taleplerinin arttığını görüyoruz. Özellikle Türkiye gibi ülkelerde sosyal projelere yönelmenin şart olduğunu görüyoruz. Nüfusun yaşlanması sebebiyle vicdanın öne çıktığını görüyoruz. Yerel yönetimler olarak da artık vicdanın kentte olması konusunda da hazırlıklar olması gerektiğine inanıyoruz. Eşitlik deyince sadece kadın-erkek eşitliği varsayılıyor, aslında öyle değil. Her canlının bu kentte yaşama hakkını kabul eden bir eşitlik anlayışı olmalıdır. Engellisi var, yaşlısı var, genci var, çocuğu var, kadını var. Bunları da içeren eşitlik anlayışıdır. Öncelikle etik değerlere sahip çıkan bir yönetim anlayışına ihtiyaç var. İşte bu altı odak noktanın gelecekte yerel yönetimlerde etkin olacağını; bunu üstlenen kurumların rol model olacağını düşünüyorum. Bakın Gezi’nin yıldönümündeyiz. Gezi’de aslında hem yerel yöneticilerin, hem ülkeyi yönetenlerin, liderlerin alması gereken çok önemli mesajlar vardır. Sadece orada bir ağaca, bir parka takılı kalmamak gerekir. Oradaki farlı düşüncelere sahip; farklı inançlara sahip, birbirinden faklı dünya görüşleri olduğu ortamda ortak ses neydi? Bizi de dinleyin, bizimde sözümüz olsun. Neyle ilgili? Kentle ilgili, meydanla ilgili ya da başka bir şeyle ilgili… Yani katılımcılık diyoruz ya, bizi de katın diyor halk, mahalleli, kentli. Tabii anlayan anladı, anlamayan anlamadı. Ama benim algıladığım oydu. Zaten biz Nilüfer Belediyesi olarak, bu konuda kendimiz öncülük yaparak mahalle komiteleri sistemini kuran Türkiye’de ilk kurumuz. Biz bunu 5 sene önce kurduk halen daha başka örneği yok Türkiye’de. Çünkü Türkiye’de yerel yönetim anlayışımız başkanın iki dudağı arasındadır. Ya da başkanın yetkilendirdiği başkan yardımcısının iki dudağı arasındadır. Siyaseten etkin biri varsa onu yapın kardeşim der. Yasalar da müsait buna, “Yap!” dersiniz insanları takmadan yaptırırsınız. Bunun örnekleri yüzlerce, binlerce var. Bu doğru mudur? Asla doğru değildir. Bir ülkede demokrasi olacaksa bilin ki mahalleden başlayan demokrasiyle mümkündür. Tepeden inme demokrasi olmaz ve demokrasinin ilerisi de, gerisi de yoktur. Demokrasinin ilerisi de faşizmdir; gerisi de faşizmdir. Demokrasinin evrensel tarifi vardır. Bunun de çerçevesi bellidir. Çerçevesi belli olan demokrasi kurallarını içselleştirmeniz gerekir. Bunun için aynı şekilde. Yani benim özgürlüğüm ancak ve ancak sizin özgürlüğünüzün sınırına kadardır. Eğer sizin özgürlüğünüzün sınırından içeri benim özgürlüğüm girdiği zaman çatışma başlar.

 

Türkiye nasıl bir model yaşıyor günümüzde?

Türkiye olması gerekenin dışında bir süreci yaşıyor. Liderler yıllardır söylerler; yerel yönetimleri güçlendireceğiz, demokrasi gelişimini yerel yönetimlerden başlatacağız, katılımcı demokrasi derler. Ama sadece derler. Uygulamaya gelince karşılığı yok. Sebep? Çünkü o güven aşağıya iletilmiyor. Yani tepeden inme bu işin olmayacağı herkes tarafından bilindiği halde. Yıllarca demokrasi tepsiyle sunuldu tepsiyle alındı. Kimse sesini çıkarabildi mi? Çıkaramadı. Yıllar önce Çin’de Tiananmen Meydanı’nda o tankların üzerine çıkan o gençler, demokrasiyi oraya kadar getirdiler. O çıtayı oraya kadar yükselttiler Çin’de. Çünkü orada bir mücadelenin duruşuydu o. Oradan aşağı düşmez artık demokrasi.

 

Türkiye bizim hayalini kurarak yönettiğimiz bir ülke değil. Birilerinin masa başında sunduğu program doğrultusunda bir başkalarının hayalleriyle yürüyen veya varsayılan bir ülke konumuna geldi. Halk ne yaptı peki? Dönelim 2002’ye; Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın bir lider karizması var. İster kabul edin ister etmeyin, ister karşı çıkın ister çıkmayın. O başka bir şey. Bunun karşılığı var. Ama bu karşılığı yaratan çok güzel unsurlar yaşandı ülkede. Nereden geldi? Bakın kredi kartlarını sokakta dağıttılar. Dünyanın hiçbir ülkesinde böyle bir şey yok. Bazı ülkelerde banka kartı bile yok. Birden bire konut kredileri ucuzladı. Araç kredileri arttı. Amaç neydi? Halkı borçlandırmaktı. Şimdi teokratik rejimlere baktığınız zaman halkı önce borçlandırmıştır, teba haline getirmiştir ve sonra da binmiştir tepesine. Yani öyle bir süreç yaşanmıştır. Bir dostumun anlattığı çok güzel bir şey var. Dedi ki: “Bankaların işlem gücü mudi sayısıyla eşdeğerdir. Her kart bir mudiyi ifade ettiğine göre, bir bankanın değeri 1 lira ise bir bakmışsın birden bire 3 liraya çıkmış. slında çıkan falan bir şey yok,  Ama dağıttılar kartları ve bu bankaları sattılar. Böylece inanılmaz para kazandılar.” Kim bunun hesabını sordu? Hiç kimse sormadı. Bir insan girdabın içine girdi mi çıkması çok zordur.

 

Dolayısıyla, seçimlerde halk inanmasa da “konut borcum var, araba borcum var” diyerek bir şekilde oy verdi. Bu arada bir kesim aylık 200-300 lira gibi paralarla desteklendi ve teba haline getirildi. Tabi oldu. Vatandaş şöyle düşünüyor; ‘Aslında benim dünya görüşüme uymuyor, ama benim oradan buradan belli bir gelirim var. Kesilirse ne yapacağım.’ Bir defa onun görüşü ikinci plana düşüyor, menfaati birinci plana çıkıyor. Sistem güzel kurgulandı ve devam etti. O zaman Türkiye’nin 260 milyar dolar borcu vardı. Şimdi 650 milyar dolar borçtan bahsediyorlar. Şimdi bu kadar süre içerisinde bu kadar borçlanmanın karşılığını da göremiyorsunuz bu ülkede. Bakıyorsunuz aradaki 400 milyar doların karşılığı yok. Yani bu kadar borçlanmanın karşılığında 100-150 tane marka değeri olan, dünyaya mal olan ürün çıksaydı hiç olmazsa 650 milyar dolar borcun bir karşılığı var derdik. Ama böyle bir şey de yok.

 

Vatandaş bu durumun ne kadar farkında sizce?

Vatandaş günlük yaşıyor ama yarınından endişesi var. Sağlıkla ilgili endişesi var, eğitimle ilgili endişesi var; “ama nasip kısmet, dur bakalım birileri bir şey düşünür” der. O günü bekler. O gün ya teğet geçer, ya hafif darbe yer veya çelme yer. Ama yıkılmadıysa ‘demek ki çelmeyle idare ettik, devam’ der. İnsanımız maalesef böyledir. Çünkü bu ülkede bir şeyi tartışamıyorsunuz; bir şeyi konuşma olanağınız yok. Tartışılmayan, konuşulmayan veya konuşulamayan olayları aslında çok iyi irdelemek lazım.. Dediğim gibi demokrasi yerelden, mahalleden başlarsa yaygınlaşırsa şehirlere, ülkeye doğru gittiğinde o zaman demokrasiden bahsedebiliriz. O zaman Mustafa Bozbey olarak bu kentin yöneticisiysem; hayır ben bunu yapacağım dediğimde bu kent sesini yükseltirse, Mustafa Bozbey’in sesi aşağıya düşer.

 

Peki, bu mahalle komitelerinde nasıl bir çıktı aldınız?

Bu sivil bir inisiyatif olarak yürüdü. Yani Kent Konseyi’nin altında yürüyen bir projedir. Bunun yanında Türkiye’nin önemli sorunlarından saydığım ötekileştirme sorunu var. Ben Avrupa’ya gittiğimde kimse kimsenin inancıyla, rengiyle, sıfatıyla ilgilenmiyor ki. Ne kadar güzel.. Hatta hangi partiye mensup olursa olsun onunla bile ilgilenmiyor. Size bir örnek anlatayım. Yıllar önce Japonya’ya gittiğimde orada Türk Büyükelçiliğinde çalışan bir Japon bize rehberlik yaptı. Ben de hangi inanca sahipsin? diye sordum. Sorduğuma soracağıma beni pişman etti. Bana döndü san bir şey anlatayım başkan dedi: “Ben 41 yaşındayım. 41 yıldır da aynı evde oturuyorum ve benim komşum da 41 yıldır aynı evinde oturuyor. Ben komşumun hangi inanca sahip olduğunu bilmem, beni de ilgilendirmez” dedi. Özür dilerim lafımı geri aldım dedim. Onun için demokrasiyle birlikte en önemli sorunlarından bir tanesi ötekileştirmedir. Öteki dediğin andan itibaren sen de öteki oluyorsun. Bunu ülkede yaşayan 77 milyon insanın bunu ortadan kaldırması lazım.

 

Başarınızda yönetim anlayışınızın önemli etkisi var sanırım…

Ben seçim dönemi dahil hiç parti adı ağzıma almadım. Çünkü biz, Nilüferlilerin tamamından oy istiyoruz. Kimseyi ötekileştirmedik. Ötekileştirmeye de  karşıyım.. Şimdi de “önce insan” ilkesiyle projeler yapıyoruz. Tabii biz seçim döneminde proje yapacağız demedik. Bunun için eleştiri aldık, ama öneriyoruz dedik. Mahalle komiteleri sistemi var. Bizim önerdiğimiz projeler tartışılacak ve tartışıldıktan sonra belki yeri değişecek, belki başka bir proje olacak. Ondan sonra bizim stratejik planımıza girecek ve oylanacak. Onu en iyi bilen kim? Mahalleli bilecek. Mahalle komitelerinden her sandıktan bir mahalle komitesi seçilecek. Ve doğal üyeler var. Muhtar ve azalar doğal üye, STK Başkanı doğal üye, cami derneği başkanı doğal üye, okul aile birliği başkanı doğal üye, demokratik kitle örgütü varsa doğal üye. Onun haricindeki sandıkta oy kullanacak. Biz demokrasi şölenine çevirelim istiyoruz. Bunun yanı sıra komisyonlar kurduk. 9 tane komisyon var. Türkiye’de ilk defa komisyon çalışmalarının usul ve esaslarını belirleyen Nilüfer Belediyesi’dir. Biz bir sistem kuruyoruz. Her komisyonun tanımına göre ilgili müdürlükleri var. Komisyonlar stratejik plana göre izleyen ve değerlendiren konumda olacak. Ama denetlemeyecek, o raporları üstyapıya sunacak. Ve onunla birlikte Meclis’ten kendisine gelen evrakları takip edecek. Bir başka görevi komisyonların, yenilikçi projeleri araştırmak bu kentle ilgili.. Daha sonra bu raporları stratejik geliştirme müdürlüğüne sunacak ve mahalle komiteleriyle kendi konularıyla ilgili sürekli iletişim halinde olacak. Böylece yerel demokrasi, katılımcı demokrasi dediğimiz sistemi burada kurmuş oluyoruz.

 

Burada kaç mahalleden bahsediyoruz?

64 mahallemiz var. Yeni Büyükşehir Yasasından önce, 42 mahallemiz vardı. Geçen sene bu 42 mahalleden 10 tanesinde aktiftik. Yine Türkiye’nin ilk stratejik planlama yapan kurumuyuz. Mesela geçen sene asfaltla ilgili mahalle komitesinden gelen program dahilinde mahalleye 10 kilo metre asfalt yapacağız. Bizim önerilerimiz bu şekilde, önceliklerinizi siz belirleyin diyoruz. Komiteler, vatandaşlar tartıştılar ve bir karara vardılar. O sene biz yolu yaptık. Bir başka örnek olarak bir mahallemizde yolu yenileyeceğiz. Mesela Gazi Caddesini komple yenileyeceğiz. İki proje hazırladık. Benim bir tercihim vardı, yaklaşık 1 ay tartışıldı. Sonuçta benim tercih ettiğime değil, diğerine karar verdiler. Mahalle komitesinin kararına saygı duydum ve kararı uyguladık. Şimdi artık bu işleri tamamen bu sistem çerçevesinde yapıyoruz. Bu şekilde doğruyu bir kerede yapmanın olanağına kavuşuyoruz. Ve ben iddia ediyorum 2019’a geldiğinizde Türkiye’de rol model olacak bir kurumdan bahsediyorum. Yine iddia ediyorum yasalara da bu rol model uygulama girecektir. Çünkü yönetim devrimi yapıyoruz biz. Ve bizim yeni belediye binamıza taşıyacağımız bir başka şey daha var demokrasi adına. Bizim şehrimizde 3 parti milletvekili var: CHP, AKP ve MHP. Bu partiler için 3 oda yaptık. Sekreteryası da olacak. Sekreterya halkı milletvekilleriyle orada buluşturacak. Halkla buluşmazlarsa her yıl raporunu yayınlayacağız. Bizim ölçüme dayalı bir sistemimiz var. Biz her şeyi ölçüyoruz. Mesela biz diyeceğiz ki ölçümlerde milletvekillerimizin Nilüfer halkıyla ilgili performansı budur.  Mesela bir milletvekili derse ki ben halk günü yapacağım. Buyursun halkın evinde yapsın. Partide değil ama.

 

Anadolu Arastası Projenizden de bahseder misiniz?

Anadolu Arastası Projesi bir Türkiye projesidir. Türkiye projesini Nilüfer Belediyesi yapıyor şu anda. Bu barışın projesi Balkanlar’dan Kafkaslara kadar bir barış projesi aslında. Balat Mahallesi’nde 170 bin m2 alan üzerinde 81 ilin yaşayan evleri yapılacak. Tarihi evler 27 bin m2, konferans salonu 4 bin m2, Kütüphane ve Halk eğitim merkezi 5 bin 540 m2, piknik alanı ve topografik anfi 27 bin 260 m2, 13 adet mağaza, kafe, satış birimleri bin 580 m2,fitness salonu 750 m2, açık spor alanı 12 bin 500 m2, yürüyüş parkuru bin 500 m2, çocuk oyun alanı ve açık oturma alanı 5 bin m2, 520 araçlık otopark 18 bin m2, rekreasyon alanı 8 bin 800 m2, 2 adet pazaryeri 2 bin 500 m2, ana meydan 4 bin 300 m2,4 adet havuz3bin 850 m2, 3 adet teras 950 m2 alana sahip olacak. Kafkas Bölgesindeki ve Balkan Bölgesindeki evler seçildi. Bunun için altyapıyı bitirdik, şimdi üst yapıyı yapıyoruz. Burası bittiğinde sadece iç turizm değil, dış turizmi de destekleyen bir yer olacak. Konum itibariyle kara yoluna, deniz yoluna, hava yoluna yakın mesafede. O binalarda hem kültürlerini yaşatacaklar hem yöresel ürünlerini orada satacaklar. Arasta Kooperatifimiz var. O kooperatife il dernekleri üye. Her il derneğine o binaları teslim edeceğiz. Buyurun orayı yaşatın diyeceğiz. Sonuç itibariyle tüm ülke turizmini tetikleyen bir proje olacak.

 

Dikkat çeken bir diğer projeniz de Dernekler Yerleşkesi…

Bu da demokrasi adına bir diğer projemiz. Dernekler Yerleşkesi diye bir projemiz var. Bunun yine bir örneği yok. Ben Fransa ve Japonya’da gördüğüm 2 projeyi birleştirerek yaptım. Ben yaptım diyorum. Çünkü projesi bana ait. Basın, Yayın ve Halkla İlişkiler Müdürlüğü bünyesinde bulunan yerleşkede Burada 6 tane salon var. Normalde 20 oda dernekler için ofis olarak tahsis edilmiştir. 140 tane evrak dolabı ve 160 tane posta kutusu var 120 dernek için. Bu sayı artırılabilir. Burada kalanlar çok cüzi bedel ödüyorlar. Ve elektriğini, suyunu biz karşılıyoruz. Dernekleri orada toplantı yapıyorlar. Kendi aralarında sinerji oluşturup, ortak projeler yapıyorlar. Sistem şöyle işliyor: Örneğin; orada bulunan bir dernek bütün iletişim bilgilerini veriyor. Sanki orada bir personel varmış gibi. Danışma açıyor gelen telefonları ve notunu alıyor, “size o dernekle iletişim kurduracağız” diyor ve gün içinde sms veya elektronik postayla dernek başkanına mesaj geçiyor, “şu kişiyle irtibat kurun” diyor. O da irtibat kuruyor. Yüz yüze başvurular da oradaki personelimiz tarafından işleme alınıyor. Biz bunu yaptık ve devam ediyor.  450 derneklik bir yerin daha Eylül ayında temelini atıyoruz. Türkiye’de bunu model olarak sunuyoruz. Birçok belediyeye de bu sistemi önerdik.

 

Buradaki beklenti ve amaç nedir?

Burada hemşehri dernekleri yok. Bunlar tamamen sosyal deneklerdir. Amacımız dernekleri bir araya getirerek derneklerin ortak proje üretmesini ve bir sinerjiyle birlikte, eğitimlerle beraber insanlarımızın oraya gitmelerinin sağlanması. Ve inanılmaz insan sirkülasyonu var. Belediyenin bazı toplantılarını da orada yapıyoruz. Yani farklı bir model, bu model de Türkiye’ye örnek olacak. Biz farklı projelerin peşindeyiz. Mesela Bursa Akademik Odalar Birliği Yerleşkesi var. Orada 27 oda var. Onun da Türkiye’de örneği yok. Burada temel amaç demokrasiyi güçlendirmektir.

 

Nilüfer için ‘canlı bir demokrasiye sahip’ diyebilir miyiz?

Evet diyebiliriz ama bu daha da artacak. Bize yetmiyor. Mahalle komitesi projeleri, projelerin tartışılması daha da artacak.

 

Huzurlu, mutlu, barış içinde yaşayan insanların oluşturduğu bir kentten bahsediyoruz. Demokrasi kentinden, özgürlüklerin kentinden, eşitliğin kentinden, vicdanın kentinden sosyal projelerin kentinden, etik değerlere sahip çıkan, özgürlüklere sahip çıkan bir kentten bahsediyoruz. Sonuçta sloganımızda olduğu gibi gülümseyin diyoruz. Amacımız insanları gülümsetmek.

 

Şehir kimliği denildiğinde daha çok mimari boyut tartışılıyor. İnsani, sosyal boyutlar biraz geri planda kalıyor. Siz bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Mimari de kendi kulvarında gider. Ama artık dünya kültürel, sosyal, özellikle demokrasi tabanlı, özgürlük tabanlı projelere bakıyor. Yani vicdan, etik, eşitlik tabanlı gidiyor sosyal projeler. Bugün dünyaya bir bakın. Dört hafta önce Amsterdam’a gittik. Kıyaslamak için engellilerle ilgili; yaşlılarla ilgili projeleri gördük. Şaşırıp kaldık. Biz de keşke aynısını yapabilsek diyorum ama onların imkanları çok geniş. Tabii bu bize bir örnek oldu. Kısmen de olsa bunu yapacağız. Orada her engelli ve yaşlı için bir sorumlu var. Burada ihtiyaç sahiplerine yardım verdiğinizde önce sizi müfettiş sorgular. Yine bizim kardeş şehir olduğumuz Umea kenti var İsveç’te. 110 bin kişi yaşıyor Umea’da.. Bunun 11 bin kişisi belediyede çalışıyor. 11 bin kişinin içinde yaklaşık 8 bini engelliler ve yaşlılar için çalışıyor. Yani düşünün bizim Nilüfer’in nüfusu 360 bin, 36 bin kişi belediyede çalışıyor. Olacak şey değil. Tabii burada her şey insan için olmalı, hatta bütün canlılar için olmalı.

 

Türkiye Cumhuriyeti’nin yasalarına baktığınızda, mantığına baktığınızda 1930’da çıkan belediye yasası bugünkünden çok daha yerel ve çok daha fazla demokrasi içeriyor. Şimdi bunun esamisi bile okunmuyor. Her şeyi merkeze almışlar. Yıl 1930. Yani 84 sene önce o yerel yönetim modelini benimsemişler. Başka yerde bunu aramayalım. Alın bu modeli güncelleyin. Demokrasi içeren, demokrasiyi kentlerde yeşerten bir anlayışta yönetim modeli.. Bugün “ipin ucu bende olsun, herkes bana gelsin” anlayışı hakim. Ülkemizde hem barışımızı hem düzenli yaşamamızı, hem nitelikli yaşamamızı ve birinci sınıf insan olarak yaşamamızı sağlayan yasaları korumamız lazım. Ama yasalar insanın huzuru, mutluluğu, refahı için değil, hep ipi tutma amacıyla değişikliğe uğruyor.