RÖPORTAJ — 8 Ekim 2014 at 19:34

ATLAS SAĞLIK YURTDIŞI PROJELERE ODAKLANDI!

IMG_0791

 

Türkiye’de yeni hastane lisansı verilmemesi dolayısıyla yurtiçinde yürüttükleri anahtar teslim hastane projelerinin azaldığını belirten Atlas Sağlık Genel Müdürü Nuri Ertuğ, özellikle Ortadoğu ve Afrika ülkelerinde sağlık yatırımlarının artışına paralel olarak bu ülkelerde yürüttükleri projelerin arttığını, bundan sonra da ağırlıkla yurtdışında proje yürüteceklerini vurguladı.

 

Atlas Sağlık, birçok tıbbi cihaz ve medikal ekipman üreten firmanın Türkiye’de distribütörlüğünü yapan, bir hastanenin tıbbi cihazdan hasta yatağına kadar tüm ekipmanı ve mimari projesi dahil anahtar teslimini yapan bir sağlık şirketi. Şu anda daha çok yurtdışında anahtar teslim hastane projeleri yürüten şirketin Genel Müdürü Nuri Ertuğ ile sağlık sektöründeki gelişmeleri ve Atlas Sağlık’ın projelerini konuştuk.

 

Hastanelerin dönüşümünde Atlas Sağlık Grubu ne kadar etkin?

Bizim sağlıkta dönüşüm kısmında Türkiye’de çok fazla projemiz kalmadı. Anahtar teslimi hastane projeleri artık yeni hastane lisansı verilmediğinden pek kalmadı. Türkiye’de bazı küçük hastanelerin büyümesi ve birtakım ortaklıklarla zincir hastanelere dahil olmaları sonucu senede 2-3 tane hastane projesini yapabiliyoruz. Yurtdışında özellikle Libya, Irak, Afrika ülkelerinde sağlığın ön plana çıkması ve oradaki sağlık kalitesinin yükseltilmesi, hastane projelerinin ihaleye çıkmasıyla oradaki projeler başladı. Şu anda bizim 3-4 tane Irak’ta, 7 tane Güney Afrika’da hastane projemiz var. Bunun yanında Suudi Arabistan, Gana, Azerbaycan, Gürcistan ve Türki Cumhuriyetleri’nde de hastane projeleri var. Şu anda biz daha çok yurtdışı projelere odaklanmış durumdayız. Akfa Holding olarak havaalanı, alışveriş merkezi inşaatında zaten varız.

 

Pekiyi Türkiye’deki şehir hastanelerinde de var olmayı düşünüyor musunuz?

Tabii ki. Türkiye’deki şehir hastanelerinin her birinde sağlık sektöründe düzgün iş yapan herkesin ucundan, köşesinden bir şekilde iş yapacağını düşünüyorum. Çünkü o kadar büyük hastaneyi 1-2 firmaya verip kimse o riske girmez. Riske girmekten ziyade onun altından kalkacak hale getirmek lazım. İki kompleksi bir firmaya verin hangi zamanda nasıl yapacak siz düşünün. Onun için onu dağıtacağını düşünüyorum. Finansman kısmı çözülür ve inşaata başlanırsa paketi hazırlamamız, satışımız ve kurulumumuz üç sene sonrasındadır. Evet önümüzde belli bir fırsat var. Çünkü bizim Akfa Holding olarak bina teknolojisinde akıllı bina yapan kısmımız da var. Biz, PPP (Kamu-Özel Ortaklığı) projelerinde tam karşılık verecek bir çözüm bulabiliyoruz. Elektromekaniğini alabiliriz, yanında medikal planlamasını alabiliriz. Medikal ekipmanın kurulumu ve çalıştırılması, hastanenin IT’si ve elektronik ve mekanik kısımlarının hepsini bir firmaya verebilirler.

 

Bu projelerin ihale sürecinde adil bir rekabet ortamı olur mu sizce?

Bizde adil rekabet parayla orantılı bir şey. “Biz hiçbir şeyin ucuzunu alacak kadar zengin değiliz” diyen insanlar ihalede kim ucuz teklif verirse ona veriyorlar. Nedense ucuz olan işi alır mantığı var. Orayı nasıl aşacağız bilmiyorum. İhale kanununu biraz değiştirdiler. Şimdi aşırı ucuz teklif almıyorlar. Aşırı yüksek teklif almıyorlar. Kendi aralarında o aradaki bandı nasıl değerlendiriyorlar bilemiyorum.

 

İhalelerde fiyat tabii ki önemli, ama onu gerçek anlamda değerlendirecek yetkin bürokrat var mı Türkiye’de?

Değerlendirecek kimse olmadığı için yurtdışı danışmanlar var. Şimdi orada da çok ince ayrıntı var. Yurtdışı danışmanlar Irak’ta da var. Diyoruz ki biz bu işi iyi biliyoruz, biz yapalım. Danışman arkadaşlara anlatın diyorlar. Danışmanlara anlatıyoruz. Onlar da işi uzattıkça uzatıyorlar. Çünkü onlar işi ne kadar uzatırlarsa o kadar aylık ödemeleri var. Orada doğru bir strateji oluşturmak şart.

 

Türkiye’nin 2023 hedeflerinde sağlık sektörünün yeri ne olmalıdır sizce?

Bence sağlık sektörü 2023 hedefine doğru ilerliyor. Türkiye, gerek fiziki ve teknolojik altyapısı itibariyle gereksedoktoru, hemşiresi, teknisyeni, sağlık çalışanıylaOrtadoğu’nun sağlık merkezi olma yolundaen hazır ülke aslında. Eskiden belli bir gelir düzeyinin üstünde olan insanlar en ufak ameliyat için kalkıp Amerika’ya, İngiltere’ye giderdi. Orada ameliyat olurlardı. Bir zaman paralarımızı oralarda harcadık. O arada yetişen doktorlarımız da oldu.Tabii burada okuyup yurtdışında mastır yaptılar ve yüksek programlarını okudular, deneyim kazandılar ve geri döndüler. Bu arada ilk AK Parti’nin göreve gelmesiyle sağlıkta başlayan değişim politikası çok doğru bir şeydi aslında. Halkın sağlığını ayakta tuttuğunuz sürece her zaman kazanırsınız. Özel hastanelerin çoğalması, hatta özel hastanelerin yaptıkları yatırımlarla büyümesi, sonra zincir haline gelmesi, daha sonra o zincirlerin yurtdışı fonlarla birleşerek finansal çözümleri kendileri sağlaması büyük bir ilerlemedir.

 

Pekiyi Türkiye sağlık turizminde nasıl bir yol izlemeli?

Bilindiği gibi şimdi özel hastanelerimiz 5 yıldızlı oteller gibi.Yeni konsept; hasta kendini hastanede değil de bir oteldeymiş gibi hissetsin, önce psikolojik olarak tedavi olsun mantığından yola çıkılarak oluşturuldu. Tabii bu hem inşaat sektörünü hem sağlık sektörünü oldukça ileriye götürdü. Tabii böyle olunca yurtdışından da hasta getirmeye başladık buraya. Sağlık turizmi oluşmaya başladı ama hep konuştuğumuz gibi biz her şeyi yolda öğreniyoruz. Yani kervan yolda düzülür mantığıyla hemen başlayalım yurtdışına gidelim, hastanelerle, sigorta kuruluşlarıyla anlaşma yapalım, onların hastasını Türkiye’ye getirelim. Hastayı daha evinin kapısından alıp Türkiye’ye getirip herhangi bir hastanede tedavi ettirip tekrar evinin kapısına kadar götürene kadar aslında sağlık turizminde hukuki bir süreç var. Hastanın başına bir şey geldiğinde kime ne anlatacaksın? Benim bildiğim bir şey var: O da herkes bildiği işi yapmalı. Hasta ile hastaneler arasındaki bağıturizm sektörü sağlamamalı. Böyle bir şeye kalkıştığınız zaman başarısız olursunuz. Aslında bu iki sektörü bir araya getirmek lazım. Profesyonel sağlık hizmeti verenlerle profesyonel turizm hizmeti verenlerin bir araya gelerek hukuki altyapının işleyişi konusunda ortak bir yol izlemesigerekiyor. Zaten her şeyi yolda öğrendiğimiz için önce bir tökezledik. Devletler hastalarını bize gönderdiler. Derken ödeme problemleri yaşandı vs. Şimdi kendi kendimizi engelliyoruz. Mesela, Libya’dan en karışık zamanında hasta gönderdiler özel hastanelere. Önceden biraz para gönderdiler. Bunun üzerine daha fazla hasta geldi ama daha sonra para gelmedi ve hastanın parası ödenmedi. “Bu şekilde biz artık hasta bakmayız” dediler. Geri dönen hastalar başka çare aramaya başladılar. Oradaki tökezlenmeden kendi altyapımızı da bozduk.

 

Bunun sebebi tüccar mantığıyla bu işe girenler mi sizce?

Aslında tüccar mantığı ile bakanlar işin başında hemen elendiler. Kendi doktorluk deneyimleriyle bu işi çok profesyonel yapanlar da var. Onların hakkını da vermek lazım. Şöyle bir şey oldu kendiliğinden; tüccar altyapısıyla özel hastanelere geliyorlar diyorlar ki; benim sağlık turizmiyle ilgili bir şirketim var, sizinle bir anlaşma yapalım yarından itibaren size şuradan, buradan hasta getireceğim. Sağlık kuruluşu da sonuçta bir ticarethane. Onlar da getir dediler. Tabii bu problemler başlayınca dediler ki: “Bu insanlar ne kadar tanıdığımız, bildiğimiz insanlar? Ne kadar bu işi bilen insanlar? Bizim hakkımızda nasıl bir intiba kalıyor veya döndükten sonra bunun takibi oluyor mu?” Bu konuda sıkıntılar yaşanınca her düzgün hastane kendi içinde yabancı hastadepartmanı kurdu. Yani kendi sağlık turizmini takip eden birer departman kurup orada belli insanları istihdam ettiler. Onlar artık gidip yurtdışındaki bu bağları kurmaya başladılar. Arada da turizm firmalarını kullanıyorlar. Şimdi daha doğru olmaya başladı.

 

Özel hastane sayısı çok hızlı bir şekilde artmasıyla birlikte gerçek anlamda sağlık hizmeti veren hastane sayısı tartışılır hale geldi. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bunu Sağlık Bakanlığı tam zamanında tespit etti. Olaya el koydu diyebiliriz. Şöyle: Bundan 7-8 sene önce SGK, “Hastamız özel hastaneye gidebilir” dediğinde, Anadolu’da küçük ve orta nüfus yoğunluğu olan birçok yerde doktorlar bir araya gelip hastane yapmaya başladılar. Birhastane dizayn edilmesiiçin ön izin almanız, ön izin için de mimari çizim vermeniz gerekiyordu. Sağlık Bakanlığı bakıyordu; hastane projesi doğru çizilmiş ise onay veriyordu ve inşaat öyle başlayıp bitiyordu. Bittiğinde de tekrar Sağlık Bakanlığı 12-13 kişilik bir ekiple ilk baştaki çizimle aynı şekilde yapılmış mı diye bakıyordu. Kontrolünü yapıp, öyle açılış ruhsatını veriyordu. Böyle başlayıp çok güzel hastaneler yapıldı. Fakat bizdeki tüccar mantığıyla belli bir zaman sonra portföy değişmeye başladı. Bizde her zaman kolay para kazanma düşüncesinde olanlar için devlet en iyi müşteridir. Yol kenarında arsası olan veya merkezi yerde binası olan herkes,hastane işine girme düşüncesinde oldu. Aslında hiçbir hastane hasta yokluğundan batmaz. Sadece yönetimden batar. Profesyonel yönetim olması lazım. Aynı bizim devlet hastanelerinde yapılan gibi. Kim bu hastaneyi yönetecek diye sorulduğunda, “Ben başhekimim ben yöneteceğim, aynı zamanda da kalp cerrahıyım, aynı zamanda göz doktoruyum” diye cevap verildi. Aslında bir genel müdür, bir medikal müdür, bir satın alma müdürü, işin finans kısmını takip edecek sorumlu kişi olmalı. Doktor kadrosu da ayrı olmalı. Yani herkes kendi bildiği alanda görev almalı. “Her hastane, hastane midir?” sorusuna gelince; merdiven altlarında tıp merkezleri vardır. Orada pansuman yapılır, dikiş yapılır vs. Onun haricinde bir aspirin verilir. Doktor vardır, genel cerrah vardır. Küçük yerlerdir. Ne kadar doğru iş yapılır, o tartışılır. Başkası için kötü konuşmuş olmayım ama çok steril olmayan, daha ucuz malzemeyle döndürülebilecek yerler. Orası hizmet etmiyor mu? Ediyor ama sağlıkta beklenen kaliteyi veremiyor. Bu küçük tıp merkezlerinin ellerinde açılış lisansları var zaten. Bunlara “Beş yıl içinde ya aranızda birleşin, ya da başka bir yatırımla buraları hastaneye çevirin” denildi. Aslında yanlış bir şey değil. Şöyle bir şeye de izin veriyor Sağlık Bakanlığı; benim lisansım var, tıp merkezim var ama finansal yapım olmadığı için elimdeki lisansı satabiliyorum. Bu imkanla zaten açılan Medical Parklar, Acıbadem’ler Sağlık Bakanlığı’ndan aldıkları yeni lisansla değil, satın aldıkları küçük yerlerin lisansıyla yaptılar bunu.

 

Sağlık alanında kullanılan teknoloji yeterli mi ve var olan teknolojik cihazlar doğru kullanılıyor mu?

Teknolojinin en yüksek olduğu ve en fazla para ödediğimiz kısım görüntüleme cihazları dediğimiz tomografi, MR, ultrason gibi cihazlardır. Bu grup artık teleradyoloji denilen yani internet üzerinden birbirleriyle haberleşebilen cihazlar haline geldiler. Tek bir merkezden birçok hastanın görüntülerine ve her türlü verilerine ulaşıp raporları yazabilirsiniz. Budaha etkin hale getirilebilir. Belki Sağlık Bakanlığı bunu teşvik edebilir. Şu anda en revaçta olan sektör çağrı merkezleri. Birçok firmaya 8-10 kişi ile 300 kişinin verdiği hizmeti veriyorlar. Aynı şekilde radyoloji merkezi kurup 4-5 tane radyolog ile en az 15-20 hastanenin raporlaması oradan yapılabilir.Böylece her hastanede 8 tane hemşire, 15 tane doktor olmasına gerek kalmaz. Şu anda devlet bunu küçük çapta kullanıyor. MR, tomografi, anjiyo gibi cihazların yatırımına girmiyor. Bu hizmetleri dışarıdan alıyor ama bu küçük küçük her yerde oluyor. Bazı yatırımcıların ayrı 7-8 noktada görüntüleme cihazları var.  Bu cihazların bulunduğu merkezlere bir yerden raporlama yapılabilir. Devlet bunu teşvik ederse çağrı merkezi gibi bir sektör ortaya çıkabilir.

 

Bu dediğiniz teknoloji Türkiye’de ne kadar yaygın?

Sağlık Bakanlığı’na bağlı hastaneler ve özel hastanelerin çoğu bu teknolojiyle zaten Sağlık Bakanlığı’na Medula dediğimiz sistemle bağlılar. Orada da Sağlık Bakanlığı’nı zarara uğratacak faturalamalar vs. başlayınca, dediler ki biz de teknolojiyi kullanalım. Hasta gelince neyapacak? Nasıl bir tedavi görecek? Onu görelim. Orada da bir yol buldular ve sonunda Sağlık Bakanlığı dedi ki, “Ben şu hastalığa şu kadar para öderim. İster üç kere, ister beş kere MR çekersin, istersen hiç çekmezsin, beni ilgilendirmez” dedi. Orada aksayan tek şey acil kısmı. Özel hastane yönetmeliğinde acilden giren her hastaya sorgusuz sualsiz bakılmak zorunda ama bazı hastanelerde acilde olan hastanın sosyal güvencesi yoksa, “Bizim yoğun bakım ünitemiz, dolu isterseniz başka hastaneye gidin” şeklinde yönlendiriliyor.