RÖPORTAJ — 8 Ekim 2014 at 19:28

EMSAN 2014’Ü YÜZDE 12 BÜYÜMEYLE KAPATACAK!

Ugur Kaymak

 

Büyümeyi sürekli yeniliklerle iç piyasaya ürün sunarak gerçekleştirdiklerini belirten Emsan Genel Müdürü Uğur Kaymak, bunun da piyasadaki iştaha bağlı olduğunu, 2014’ün ilk yarısında hedeflerini rahatlıkla yakaladıklarını ancak 3. çeyrekte satışların ivme kaybetmesiyle büyümenin durduğunu dile getirdi. Uğur Kaymak, bu gelişmelere paralel olarak yüzde 15’lik büyüme hedefini yüzde 12 olarak aşağıya çektiklerini sözlerine ekledi.

 

Emsan, 40 yıldır sürdürdüğü yenilikçi üretim anlayışıyla Türk mutfaklarının ayrılmaz parçası olmayı sürdürüyor. Perakende sektöründeki gelişmelerin olumsuz yansıdığı mutfak eşyaları sektöründe faaliyet gösteren Emsan’ın Genel Müdürü Uğur Kaymak ile Emsan’ın büyüme hedefleri kadar ekonomideki sıkıntılı süreci de konuştuk.

 

Öncelikle Emsan’ı konuşacak olursak, 2014 yılını nasıl tamamlıyor?

2014’ün ilk yarısında biz beklediğimiz ivmeyi, ortaya koyduğumuz hedefleri rahatlıkla yakaladık. Ancak 3. çeyrekle birlikte piyasada bir daralma olduğu, seçimlerle ve komşu ülkelerdeki çatışmalarla birlikte satışların ivmesinin düştüğü, bu nedenle de geçen seneye kıyasla geçen senenin rakamlarını ancak yakaladığımızı görülüyor. Bizim 2014’te yüzde 15 büyüme hedefi vardı, biz bunu ilk 6 ayda yüzde 17 olarak gerçekleştirdik. Ama 3. Çeyrekte bu büyüme gerçekleşmedi. Son çeyrekte ne olur diye sorulduğunda daha ümitliyim. Daha iyi bir dönem geçireceğimize inanıyorum. Neticede 2014’ü yüzde 12’lik büyüme ile kapatırız diye düşünüyorum.

 

Siz bu büyümeyi ihracatla mı sağlıyorsunuz?

Biz bu büyümeyi yeniliklerle iç piyasada sağlıyoruz. Devamlı yenilik yaparak ve bunu piyasaya duyurarak sağlıyoruz. Ama dediğim gibi piyasadaki iştah bir yere kadar. Bu iştah kaybolursa, ne kadar yenilik yaparsanız yapın piyasada alıcısı olmazsa bu yenilik bir işe yaramaz.

 

Bilindiği gibi Türkiye’nin 2023 yılında 500 milyar dolarlık ihracat hedefi var. Gidişatı göz önüne alırsak bu hedefi yakalamak ne kadar mümkün sizce?

Aslında ihracat hedeflerinin yakalanması konusunda başlangıçta işadamlarında iyi niyet vardı ve bu iyi niyet çerçevesinde çokça koşturuldu. Bunun için 2 sene öncesine kadar iyi de organizasyonlar yapıldı. Dış ticaret birlikleri ve DEİK tarafından yapılan çalışmalar var. Ama geldiğimiz noktada o şevklerin kırıldığını görüyoruz. Neden? Birincisi, hükümetin ya da devlet adamlarının o gün söyledikleriyle bugün varmak istedikleri hedefler aynı hedefler değilmiş gibi gözüküyor. İkincisi, DEİK gibi kurumun kalkıp özerkliğini alıp kamulaştırdığınız zaman da işadamlarının buna olan güveni kayboluyor.  Hem Türkiye için hem de kendi ticareti için bir koşuşturma içine girerken, bununla birlikte kendi bünyesinde bir yapı oluşturup hedeflerine uygun olarak çalışan bir yapı devletin emellerine uygun çalışan bir grup haline getirilincebundan işadamları son derece kaygı duyuyor.

 

Bu noktada işadamlarımızın ciddi bir tepkisi olmadığını görüyoruz. Siz de aynı görüşte misiniz?

Evet, söylediğim gibi sivil toplum örgütleri sindirildi. Tabii ki bu sürdürülebilir bir şey değil ama bu sürecin atlatılacağı ile ilgili bir iyimserlik var. Türkiye’de hizmet sektörününbüyüdüğü buna karşılık sanayi sektörünün büyümediği bir gerçek. Bunun iki tane sebebi var. Bunlardan bir tanesi Türkiye’de imalat yapmak çok riskli ve de artık döviz kurlarına baktığınız zaman ithalatla ihracatı ikame etmek ya da ithalatla ihracatı desteklemek bir alışkanlık haline geldi. Biz kendimiz yaratmaktan ziyade ithal ettiğimizin üzerine 3-5 koyarak ihraç ediyoruz. Bu da Türkiye sanayisi için oldukça tehlikeli bir durum. Bu durum cari açığın büyümesine veya küçülmesine bir katkısı yapmayacağı gibi sürdürülebilir de değil. Birtakım teşviklerle Türkiye’deki sanayicinin önünün açılması isteniyor ama bu çark hareket etmiyor. İlişkileri iyi olanlar bu çarkı döndürmeye devam ediyor. İlişkileri iyi olmayanlar tıkanıp kalıyorlar.Bizden olanlar bizden olmayanlar gibi. İnşaat sektörünün geldiği nokta bakıldığında bugün için patlamaya hazır bir bomba. İleride tahammül edilemeyecek bir tablo göreceğiz. Devlet katkısıyla ayakta kalmaya devam ediyor inşaat şirketlerinin çoğu. Sanayi şirketlerinin bir kısmı sanayicilikten kazandığı parayı inşaata yatırarak rant elde etme peşinde. Ama bu rantın da gerçekliği yok. Yani bugün İstanbul’da satılan ya da satıldığı söylenen konutların, gayrimenkullerin metrekare fiyatları dünyadaki birçok şehirden daha pahalı. Bizim milli gelirimiz onlardan daha fazla olmamasına rağmen nasıl olduğu hakkında elimizde çok tatmin edici elimizde veri yok. 60 bin kadar güç sahibi ya da sermaye sahibi var ve her projede bunların varlığını görüyoruz. Bunlar bu fiyatları ayakta tutuyorlar ama bu fiyatların gerçek olması mümkün değil. Yani böyle bir fiyatla orta gelirli ve orta gelirin biraz üstünde geliri olan insanların konut sahibi olması mümkün değil.

 

Pekiyi bu durumda yatırımcı, iş dünyası nasıl bir yol izlemeli?

Türkiye’nin önünde iki çıkar yol var. Birincisi tarım ama organik, katma değerli tarım. Bundan 20 sene önce kendi kendine yeten ülkeyken tarımda, bugün ithalata dayalı politika yürütüyor. Ve de ne yazık ki sağlıksız tarımdan bahsediyoruz. İthal edilen ürünlerin de pek sağlıklı olduğu söylenemez. Dolayısıyla, katma değerli tarım nasıl yaparız diye devlet politikası haline getirmeliyiz. Tarıma dayalı bir sanayi oluşturmamız lazım. Madem kiinovatif sanayi olamıyoruz, o zaman değerlerimizle örtüşen bir şeyler yapmamız lazım. Ne kadar sürede olur, ne zaman olur bilemiyorum ama tarıma uygun arazilerimizi rezidans projelerine, arkası gelmeyecek sanayi projelerine ya da gelişigüzel otoyol projelerine açarsak elimizdeki varlıkları da kaybederek geri dönüşü olmayan bir yola gireceğiz. Bu tablo çok karamsar ama bir gerçek. Neticede küresel dünyada yaşıyoruz. Her devlet birbirinden haberdar. Herkes birbirinden etkileniyor. Öte yandan küresel ısınmadan bahsediyoruz. Dolayısıyla tarım da dahil olmak üzere koşullar değişiyor. İklimler değişiyor. Bütün bunlara bakıp planlama yapmak lazım. Eskiden devlet Planlama teşkilatı vardı. Biz bunu duymaz olduk. Artık 1 yıllık planlar yapılmaya başladı. Kalkınma ajansları oluştu. Sadece 1-2 yıllık projelerle önümüzü görmeden bir yerlere gidiyoruz. 10 yıllık bir planda tarımda, sanayide ihracat hedefi koyarsınız ve ülke sanayisinde özellikle Ar-Ge ihtiyacı duyan belirli kolları belirleyip, üniversite ve sanayicilerle bunu destekleyip, büyütmeye çalışırsın. Özal zamanında oluşturulmuş TEİ gibi TUSAŞ gibi kuruluş dışında bir şey kalmadı. Var olanların bir kısmını da ne yazık ki çiftlik haline getirdik ya da yabancılara sattık.

 

Biz ülke olarak, bütün bunlara rağmen kalkınmayı gerçekleştiremez miyiz?

Tabii ki gelişebiliriz. Yeter ki bu konuda bu iradeyi ortaya koyalım. Ne yazık ki bugün birçok devlet kuruluşunda ya da üniversitede gerçek anlamda teknik ya da bilime dayalı eleman kalmadı ya bunlar bir şekilde tavsiye edildi ya da bulundukları yerlerden başka yerlere sürüldüler. Dolayısıyla bize yakın olanlar, olmayanlar ayrımı sebebiyle bir yerlere gittiler. Dolayısıyla yetişmiş eleman ve iyi bürokrat kalmadı. 1970’den gelen sonra gelen her iktidar kendine yakın olanları bir yerlere koydu. Ama şu var; bürokrasinin yetişmiş kadroları yine o hizmetlerini devam ettirdiler. Yeni gelen kadrolara rağmen hizmette pek fazla aksama olmadı. Şimdi kökten kıyımlar olduğu için sıkıntılar yaşıyoruz. Bugün Türk Standartları Enstitüsü’ne de gitseniz, başka bir kuruma da gitseniz bilgili, işinin erbabı insana rastlamak artık zor oldu.

 

Bu durumda nasıl bir yol arayışı içindeyiz?

Herkes üzerine düşeni yapmaya gayret ediyor. Endişeleri, çekinceleri olsa da bir gayret var. Dolayısıyla biz üzerimize düşeni fazlasıyla yapmaya gayret ediyoruz. Herkes de bunu yapıyordur. Bir noktadan sonra bunu istekle yapacaktır. Çünkü insanlar zoru görmeden hareket kazanamıyor. Bir kriz yaşayıp, silkelenip kendimize geleceğiz herhalde.

 

Sizce bu krizin başında mıyız, ortasında mıyız?

Krizin daha başındayız. Şimdi baktığımızda belki hoş olmayan söylemler var ama siyasi bir kriz yok. Ama ekonomik darlık olduğu, ekonomik sıkıntının olduğu bariz. Bu da yarın öbür gün siyasi krize dönüşebilir. Türkiye aslında bir eğitim sürecinden geçiyor. Önce zoru göreceğiz sonra başaracağız herhalde. Bundan 10 sene önce endişelerini ortaya koyan köşe yazarı yavaş yavaş haklı çıktı ve o köşe yazarları ne yazık ki gazetelerinden kovuldular ya da emekli oldular. Korkarım ki onların yazdıkları ama henüz ortaya çıkmayan birçok şey de yakında karşımıza çıkacak.

 

Dış güçler mi bize bu değişimi yaşatacak, yoksa biz mi yolumuzu bulacağız?

Dış güçlerin etkisi Türkiye üzerinde oldukça fazla. Dış güçler Türkiye’de halkı uyutmaya yardımcı oluyor. Bazen de halkı ayaklandırmaya sebep oluyor. Çünkü Türkiye’yi kendi idealleri doğrultusundaki çizgide görmek istiyorlar. Ama Kurtuluş Savaşı vermiş, Cumhuriyeti kurmuş Türkiye’nin insanları günü geldiğinde kendi bağımsız söylemlerini geliştireceklerdir. Dış güçlerin arzu ve istekleri doğrultusunda değil, kendi istekleri doğrultusunda yapacaklardır. Dış güçler her zaman var ve olacaktır da ama biz ne istiyoruz o önemli. Biz bunu da önce başarmışsak gene de başarırız. Çünkü o genlerimizde var nasıl olsa.

 

Türkiye’de eğitim kalitesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Dünyadaki ilk 100 üniversite içinde kaç tane üniversitemiz var? İlk 500 içinde kaç tane lise var veya kaç tane başarılı öğrenci var? Bunlara bakmak gerekir. Eskiden bilgi olimpiyatlarına katılan öğrencilerin hepsi derece alırlardı. Şimdi bu sayı azaldı. Matematikte geri gittiğimiz aşikar, fen bilimlerinde geri gittiğimiz aşikar. Üniversitelerimizin sıra düştüğü aşikar. Yani ne kadar formatlasalar da biz eğitimde ileri gidemiyor, geriye gidiyoruz. Ortada böyle bir gerçek var. Burada eğitim geri gitsin diye mi, yoksa ileriye gitsin diye mi formatlama yapıyorlar orası muamma. Benim ümidim hiçbir hükümetin ya da hükümet görevlisinin eğitimin geriye gitmesi açısından bilinçli olarak çabaladığını düşünmek istemem.

 

Eğitimdeki bu son değişim iş dünyasına eğitilmiş iş gücü kazandıracak bir model mi sizce?

Kesinlikle değil. Çünkü ezbere dayalı, kendi fikrini yürütmeyen ve genel kültür açısından son derece düşük bir profile sahip bir nesil çıkıyor ortaya. Sorduğunuz zaman Kıbrıs’ın yerini tarif edemeyen bir nesille karşı karşıyayız. Çünkü Kıbrıs bizim baş konularımızdan bir tanesi. Geçmişini bilmeyen, bulunduğu coğrafyayı bilmeyen bir nesil. Ve de hiçbir şeyden haberdar olmadığı için de doğru yanlış ne söylenirse ona inan bir nesil haline geldi. Bu da acı verici bir şey. Bakıldığında cahil okumuş bir nesil geliyor. Ama neticede ileride bir aydınlanma olacağı da kesin.

 

Bugün üniversitelerin çoğu ticari kuruluş haline geldi. Dolayısıyla sanayiye katkısı olmasından ziyade üniversitelerin ticari çıkarları ön planda. O nedenle bu konuda çok fazla yol alamayız. Bugün üniversitedeki kendilerine bilim adamı denen birçok akademisyen kendi çıkarlarını düşünüyor. Onun için üniversitelerin Ar-Ge’ye destek verdiğini birkaç üniversite dışında söylemek mümkün değil.

 

Son olarak, 2015’e bakış açınız nedir?

2015’te yine seçim var. Bugünden daha iyi olmayacağı gözüküyor. 2015’te bir büyüme hedefi koyar mıyız? Muhakkak ki koyarız. Çünkü büyüme hedefi koymayan firma bir büyüme gösteremez. Ama 2015 büyüme hedefi yüzde 15 olur, daha fazla olmaz diye düşünüyorum. Bu şimdilik fikir düzeyinde. Bunun çalışmasını yaptıktan sonra detaylar ortaya çıkar.