RÖPORTAJ — 5 Nisan 2016 at 18:07

TÜRKİYE SERMAYE PİYASALARI BİRLİĞİ BAŞKANI İLHAMİ KOÇ: TÜRKİYE TAHMİN EDİLEBİLİR BİR ÜLKE OLMALI!

IMG_1996

 

Tasarrufların yetersizliği nedeniyle Türkiye’nin yabancı sermaye çekmeye çalıştığını vurgulayan Türkiye Sermaye Piyasaları Birliği Başkanı İlhami Koç, sermayenin ürkek olduğunu, Türkiye’nin bu ürkek sermayeyi çekebilmek için tahmin edilebilir bir ülke olması gerektiğini dile getirdi.

 

Gerek reel sektörde gerekse finansal piyasalarda krizleri yaşayıp konuştuğumuz son yıllarda alternatif piyasalar da oluşmaya devam ediyor. Bunlardan biri de forex. Son yıllarda regüle edilip daha güvenilir hale gelen forex piyasasındaki gelişmeleri ve finansal piyasaların durumunu Türkiye Sermaye Piyasaları Birliği Başkanı İlhami Koç ile konuştuk.

 

Öncelikle finansal piyasalardaki eğilimleri konuşalım isterseniz…

Küresel krizle birlikte ticari bankacılığın aşırı regüle olduğunu gördük. Çünkü bankalar sistemik risk taşıyorlar; bankaların sorunlu hale gelmesi reel sektörü de etkiliyor ve tüm ekonomiyi riske sokuyor. Bu noktada bankacılık sistemine sermaye koyan devletler de sisteme daha fazla müdahale ediyorlar. Sonrasında bankalar daha az riskli alanlara yöneldiler. Buna karşılık ekonominin riskli yatırım tarafları da var. Mesela, startup’lar… Bankacılık bu kadar çok regüle olursa bunlar finansmanı nereden bulacaklar? Bu noktada piyasa bazlı finansman gündeme geliyor. Piyasa bazlı denmesinin sebebi şu: Tasarrufların bir kısmı risk üstlenmeyen ticari bankacılığa gidebilir ama bizzat kendi parasını, kendi riskini ölçerek bir yere getirmek isteyenler olabilir. Bunlar da bu risk gruplarına göre kendi paralarını değerlendirebilirler. Bir kısmı, ben melek yatırımcıyım diyebilir, bir kısmı girişim sermayesine para yatırmak isteyebilir. Bir kısmı da kaldıraçlı ürünlerde işlem yapmayı tercih edebilir. Günün sonunda buraya doğru gitmekte fayda var.

 

Kıta Avrupa’sında finans sektörü bankacı ağırlıklıdır. Bizde de son yıllarda büyümeye bakarsanız büyük ölçüde Türk bankacılık sektörü tarafından finanse edildiğini görürsünüz. Özellikle son yıllardaki büyük altyapı yatırımları tamamen bankalar tarafından finanse edilmiştir. Ama bugün geldiğimiz noktada Türkiye’de mevduat kredi oranlarına bakın yüzde 120’ler civarında. Bankalar ülkeden sağlanan tasarruflardan daha fazlasını biz kredi olarak veriyor.

 

Dolayısıyla bu gelişmeler bizi sermaye piyasalarına doğru götürüyor. Eski dönemde yani yüksek enflasyon-yüksek faiz döneminde sermaye piyasaları sadece halka arzlar yoluyla kaynak sağlayabiliyordu. Özel sektör tahvilleri yoktu; çünkü kamu yüksek borçlanmadan dolayı hepsini çekip alıyordu. Enflasyonun aşağıya inmesi ve kamunun borçlanma ihtiyacının ortadan kalkmasıyla beraber aslında yeni alanlar çıkmaya başladı. Başta özel sektör tahvilleri yeni finansman aracı olarak hızla büyüyor. Buna ek olarak, SPK’nın yeni düzenlemeleriyle beraber gayrimenkul yatırım fonları, girişim sermayesi yatırım fonları çıktı.  Yavaş yavaş farklı farklı ürünler bizde de oluşmaya başladı şirketleri desteklemek amacıyla. Özellikle başlangıç aşamasındaki şirketler için çok fazla seçenek olmaya başladı. Burada melek yatırımcılar var, devletin sunduğu fonlar var, borsanın içinde özel pazar kuruldu. Türkiye’de güzel bir şey yapmak istiyorsanız finansman bulmak daha kolaylaştı.

 

Türkiye’de bankaların artık yatırım bankacılığına yönelmesi gerektiği yönünde görüşler ve eleştiriler var…

Ticari bankacılık sistemi fonlama açısından sınıra dayandı. Sermaye piyasaları tarafında ürün çeşitliği de var. Belirttiğim gibi buraya doğru bir kayış olması gerekir. Ama buna rağmen sistem bir yere geliyor ondan sonra tıkanıyor. Temel sorun şu: Ticari banka da olsanız, yatırım bankası da olsanız ülkedeki tasarruflar çok az. Yani ülke büyüyor. Ülke büyüyorsa o büyümeyi teşvik edecek, finanse edecek tasarruf lazım. İç tasarruflar düşük. Bu nedenle, iç tasarrufları artırmak bir çeşit milli politika olmalı. Son yıllarda bu konuda ciddi adımlar atıldı.  Bireysel emeklilik sistemine getirilen teşvikler bu konuda bir ivme yarattı. Bunun dışında, yeni getirilen çeyiz hesabı, konut hesabı gibi teşvik edici yeni modeller oluşturuldu. Bankalar yastık altı altınları ekonomiye kazandırılmak için çaba sarf ediyor. Bu tedbirlerle, geçtiğimiz yıllarda dibe vuran tasarruflar tekrar artmaya başladı.

 

Gelir yetersizliği de var bir taraftan…

Geliriniz ne olursa olsun hane halkının bir kısmını tasarrufa ayırması gerekiyor. Öyle insanlar var; yüksek geliri var ama çok lüks yaşamıyor ve belli miktarda da tasarruf yapıyor. Ama bazı insanlar da temel ihtiyaçlarını zor karşılarken son moda akıllı telefon alıyor. Sonuçta tasarruflar düşük olunca açığı dışarıdan fon alarak kapatıyoruz. Fon fazlası olan ülkeler var.  Bu ülkeler tasarruflarını değerlendirirken gelişmekte olan ülkelere de bir miktar yatırıyor. Biz de onlardan bir pay alıyoruz. Bu da kırılganlığımızı artıyor. Çünkü bu tasarruflar çok ürkek ve tasarruf sahibi olanın kararlarını etkileyen başka faktörler var bizim dışımızda. Fonlar büyüme olan ülkelere gidiyor. Türkiye de böyle bir ülke. Ancak büyüme olmazsa bu para gelmiyor ya da daha yüksek fiyatla geliyor. Ayrıca büyüme varsa bile yönetilemeyen başka riskler de var. Örneğin; FED’in faiz kararları, terör ve güvenlik sorunları. Bu durumlarda Türkiye’nin risk primi kendiliğinden yukarı çekiliyor. Bu da kurlara yansıyor, faize yansıyor. Bu kötü tarafı. Ama iyi yanı da ülkemizdeki karar vericiler bunun farkında ve bunu engellemeye yönelik de politikalar geliştiriyorlar.

 

Teknolojinin finansal piyasalara etkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Teknolojik gelişmeler her girdiği sektörde değişimler yaratıyor. Bu değişimlerin bir kısmı mevcut işin geliştirilmesi yönünde oluyor. Borsada eskiden telefonla emir gönderiyordunuz artık düğmeye basarak gönderiyorsunuz. İkici tür değişimler bir alanın kökten değişimi şeklinde gerçekleşiyor. Yepyeni bir alan yaratıyor. Örneğin, kitap satışı böyle bir değişim. Eski kitap evlerinin sayısı gittikçe azalıyor. Benzer şekilde taksicilik sistemi olduğu gibi değişiyor.

 

Finans teknolojilerinin finans sistemine etkisi daha çok mevcut ürün ve hizmetlerin kalitesini artırmaktan yana oldu. Forex platformları bu gelişimin dışında bir istisna oldu. Döviz alıp-satma piyasası eskiden bankaların kendi aralarında yaptıkları işlemlerdi ve böyle oluşurdu piyasa. Zaman içerisinde bankalar bireylerle yapmaya başladı. Bu işlemleri yapmak kolaydı. Çünkü ürün herkesin hayatındaki bilinen bir üründü. Herkesin kurlarla ilgili bir beklentisi vardır. IT gözüyle bakarsanız çok rahat sokağa indirilebilir bir iştir bu. Eskiden bankalar üst gelir grubundaki finansal bilgisi olan müşterilerle bunu yaparlardı. IT sistemleri bunu geniş kitlelere yaygınlaştırdı. Bu bir yatırım aracı mıdır? Klasik anlamda yatırım aracı değildir. Yatırım araçlarını şöyle düşünmek gerekir: Geleneksel olarak bir yatırım aracı içinde nakit akışı olması lazım. Bir tahvil aldığınızda kupon faizi vardır içinde; hisse senedi alıyorsanız temettü vardır ve fiyatlamasını ona göre yaparsınız. Geleneksel ürünler bu şekilde çalışır. Başka tür ürünler de var: Futures, options vb. türev ürünler. Aslında forex işlemleri de bir türev. Türev dememizin sebebi altta bir yatırım enstrümanı var, bunun üstünde size kaldıraçlı işlem yapma şansı tanıyor. Ve bunlar hedge amaçlı işlemlerden doğuyor. Asıl ekonomik fonksiyonu riski azaltmaya yönelik. Fakat sadece hedger’lar işlem yaparsa orada piyasa oluşmuyor. Spekülatörler de olması gerekiyor ki piyasa olsun, işlem olsun. Forex de kendisine özgü başka bir alan yarattı. Fiyatı sınırlı sayıda insan değil dünyanın her tarafından milyonlarca insan belirliyor.

 

Şaibe taşıyor mu bu kaldıraçlı işlemler?

Forex piyasası daha önce regüle değildi. Ama birçok ülkede regüle edilmeye başladı. Her ülke vatandaşını korumak durumunda. Sonunda Türkiye’de de düzenlendi. Doğru da yapıldı. Çünkü işlem yapılan paralar yurtdışına gidiyordu ve hangi merkezlere gittiği bilinmiyordu. Tamamen kontrol dışıydı. Eğer siz mali konularda dolandırıcılık yapsam diye düşünürseniz en güzel yöntem. Toplarsınız paraları web sitesini de kapatırsanız kimse sizi bulamaz. Ve bunlar da yapılıyordu. Şu anda Türkiye’de gayet iyi bir düzenleme var. Yalnız bu platformların evrildiği başka bir yer var: Sadece döviz işlemlerinin yapıldığı platformlar olmaktan çıktı. Petrol alıp satıyorsunuz; altın alıp satıyorsunuz. Hisse alıyorsunuz ama hissenin kendisini değil, hisseye dayalı bir ürünü veriyor sistem.

 

Forex piyasasında 100 dolar gibi küçük tutarlarla da yatırım yapılıp piyasa işleyişinin öğrenilebileceği öne sürülüyor…

Her şeyden önce bu faaliyet herkese uygun bir alan değil. Türkiye’de olduğu gibi dünya da bu iş bireyseldir. İki tür insan var bu piyasada işlem yapan: Bir tanesi çok parayla gelen, çok fazla işlem yapan, nispeten finansal bilgisi olan ve işi burada para kazanmak olan insanlar. Uzakdoğu’da çok var bu tür insanlardan. Bir de birkaç yüz dolar ile yapmak isteyen küçük tasarruf sahipleri var. Bu tür insanlar genelde bir ya da iki defa kazanıp daha sonra paralarının hepsini kaybediyorlar. Çünkü bu iş tam zamanlı takip gerektiriyor. Dolayısıyla herkese uygun, klasik anlamda bir yatırım alanı değil.

 

Genel anlamda Türkiye’nin önü açık görünüyor ama bu ortamı sağlamak için öncelik kendi sosyal barışını, adaleti, güven ortamını sağlamak olmalı. Bu konuda sizin yaklaşımınız nedir?

Yabancı sermaye kendisini nerede rahat hissederse oraya gider. Herkes sermayeyi çekmek için uğraşıyor. Serbest piyasa ekonomisinde üretim faktörleri içinde en rahat dolaşan sermayedir ama çok da ürkektir. Bir taraftan teşvikler vererek çekmeye çalıştığınız yabancı sermaye küçük şeylerden ürküyor. Sermayenin ürkmemesi için tahmin edilebilir bir ülke olmalısınız. Tahmin edilebilir olmaktan çıktığınız andan itibaren bu, risk priminize bir şekilde yansıyor.

 

Peki, son zamanlarda iflas ertelemeler daha sık gündeme gelmeye başladı. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bir şirket, üzerindeki aşırı borç yüküne karşın şirket faaliyetleri ve mal varlığı itibariyle iflastan kurtulabilecek durumdaysa, şirket, iflas öncesi son çare olarak iflas ertelemeye başvuruyor. İflas ertelemenin yararsız bir şey olduğunu düşünmemek lazım. Sorun bence mahkeme sürecinde başlıyor. Mahkeme sürecinde bir şirketin kısa bir süre içerisinde atacağı adımlarla hayatta kalıp kalamayacağının iyi ölçülmesi lazım. Burada da bilirkişi raporlarının gerçekçi ve bağımsız bir gözle hazırlanmış olması önem kazanıyor.