RÖPORTAJ — 1 Haziran 2016 at 13:40

MALTEPE ÜNİVERSİTESİ REKTÖRÜ PROF. DR. ŞAHİN KARASAR: MALTEPE ÜNİVERSİTESİ 20 YILDIR SÜREKLİ BAŞARIYI HEDEFLİYOR!

IMG_2082

 

Üniversitelerin küresel ün sahibi olması yanında topluma hizmet etmesinin de bir başarı ölçütü olduğuna vurgu yapan Maltepe Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Şahin Karasar, Maltepe Üniversitesi olarak hem Türkiye’de hem de dünya çapında sürekli başarıyı hedeflediklerini ve kuruluşlarından bu yana geçen 20 yıl içerisinde bunu en iyi şekilde ortaya koyduklarını dile getirdi.

 

Devlet ve vakıf üniversitelerinin sayısı 200’e yaklaşırken hem ulusal ölçekte hem de küresel ölçekte rekabet kızışıyor. Kalite vizyonunu 2010 yılında güncelleyen Maltepe Üniversitesi 21. Yüzyıl yetkinliklerini öğrencilerine kazandırmaya çalışan köklü bir vakıf üniversitesi. Yirminci yılında Maltepe Üniversitesi’nin hedeflerini ve özel eğitim alanındaki trendleri Maltepe Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Şahin Karasar ile konuştuk.

 

Bugün vakıf ve devlet olmak üzere üniversitelerin sayısı 200’e yaklaştı. Maltepe Üniversitesi 20. Yılında bu üniversitelerden biri olarak kendisini nasıl konumlandırıyor. Nasıl rekabet ediyor?

Yakın zamana kadar akademik camia rekabet gibi, pazarlama gibi, tanıtım gibi, müşteri gibi kavramları kullanmaktan geri dururdu. Fakat bunlar profesyonel hayatın gerçekleri. Geri durarak kendinizi başka yere konumlandırmanız mümkün değil. Küreselde baktığınızda yüksek eğitim pazarı gerçekten hızlı bir trend içerisinde. Hem büyüme anlamında hızlı bir trend içerisinde hem de hizmet verdiği ürün çeşitliliği anlamında. Bir Dünya Bankası kuruluşu olan IFC’nin (International Finance Corporation) 26-26 Nisan günlerinde Hong Kong’da düzenlediği Küresel Özel Eğitim Konferansı’nı yakından izleme şansı buldum. Dünyada yükseköğretim farklı bir yere gidiyor. Son 1-2 yıl içerisinde Yükseköğretim Kurulu aracılığıyla ciddi atılımlar yapmaya başladıksa da hala devletçi bir zihniyetle eğitim sektörünü motive etmeye çalışıyoruz. Bugün Türkiye’de 200’e yakın üniversite var. Bunların yaklaşık 110’u devlet üniversitesi, 90 civarında da vakıf üniversitesi ve vakıf meslek yüksekokulu var. Fakat maalesef genel öğrenci yükünün sadece yüzde 10’unu vakıf üniversiteleri taşıyor. Oysa bizim gibi köklü, hem akademik fiziksel altyapısını tamamlamış hem olgunlaşmış hem de mezunları artık sektörde bir yerlere gelmeye başlamış üniversitelerin kapasitelerini daha verimli kullanmaları lazım. Kapalı ve açık alanlarımız, öğretim üyesi sayımız ve kalibrasyonumuz ve unvanlar gibi kriterler dikkate alındığında kontenjan taleplerini YÖK’ün daha esnek değerlendirmesi gerektiğini düşünüyorum. Öğrenci sayısı anlamında vakıf üniversiteleri ciddi bir çözüm ortağı devlet için.

 

Peki, vakıf-devlet ayrımını nasıl değerlendiriyorsunuz? Kriterler bu ayrıma göre mi belirlenmeli?

Artık üniversitelerin de vakıf-devlet diye ayrılmaması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü vakıf üniversiteleri hareket kabiliyetleri daha fazla olduğu için öğrencilere sunulan hizmetlerde çok daha ileri noktalarda. En azından hantal bürokrasinin içerisinde çok fazla olmuyorlar. Bu kapsamda üniversiteler istediği kontenjanı alabilmeli, nitekim daha ilerisinde de kendi öğrencilerini seçebilecek, yöntemler, kriterler geliştirmeleri mutlaka gerekli. Tabii, regüle edici kuruluş olarak Yükseköğretim Kurulu’nun varlığını sürdürmesi gerekiyor.

 

Hong Kong’daki konferanstan edindiğiniz izlenimler nasıl?

IFC’nin Hong Kong’da düzenlediği toplantı çok önemliydi. Küresel aktörler belli ülkelerde eğitim yatırımlarına başlıyorlar. Dolayısıyla Türkiye’ye yabancılar da girecek belli süre sonra. Tabii burada küresel eğitimin dışında bir de milli ve manevi meseleler dediğimiz soft meselelerin daha iyi bir yere oturması ve Türkiye’de yatırım yapmak isteyen yabancı sermayeye belli kriterler getirilmesi lazım.

 

Bugünlerde Y ve Z kuşaklarının özelliklerinin eğitimi de şekillendirdiği konuşuluyor. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz?

Tabii, öğrenmede yeni trendler var. Yani artık Z kuşağı geliyor. Z kuşağı 2 sene sonra üniversite sınavına girecek ve üniversite öğrencisi olacak. X kuşağından Y kuşağına geçerken yaşadığımız; öğretim üyelerinin yeni neslin öğrenme biçimlerine ayak uyduramaması gibi bir karmaşayı Z kuşağında yaşamamayı ümit ediyorum. Çünkü Y kuşağının öğretim üyeleri daha kolay adapte olacak diye düşünüyorum.

 

Z kuşağı elektronik ortamda mı eğitim alacak?

Elektronik ortamda öğrenme, ders malzemelerini izleme, ölçme ve değerlendirme yapılması artık çok yaygın hale geldi. Bunun da ötesinde dünyada pek çok isim yapmış üniversite artık bütün ders malzemelerini açık kaynak olarak elektronik ortama yüklemiş durumda. Bundan sonra hayat boyu eğitimin kurgulanması lazım. Hayat boyu eğitim yaklaşımı kapsamında insanlar istedikleri yaşta istedikleri alanda istedikleri üniversiteden belli dersleri modüler olarak alabilmeli. Ve belli bir ders birikimi sağladıktan sonra da bunları sertifikaya, diplomaya dönüştürebilmeli. Bu trend zaten dünyada uzun yıllardır uygulanıyor. Bizde de kaçınılmaz olarak iş buraya doğru gidecek.

 

Konuşmanızın başında vakıf üniversitelerinin sayıca yarıya yaklaşmasına karşın öğrenci yükünün yüzde 10’unu paylaştığına vurgu yaptınız. Bu önemli bir konu aslında. Siz bunun eşit seviyeye gelmesini mi arzu ediyorsunuz vakıf üniversiteleri olarak?

Eşit seviyeye gelmese bile belli kriterlere göre artması gerekir. Öğrenciyi bir mekâna alacaksınız. Öğrenciyi akademisyenlerle eğiteceksiniz. Bir insan kaynağı ile yöneteceksiniz. Bu anlamda bir kriter geliştirilmesi gerekiyor. Yani bir öğretim üyesine 20-25 öğrencinin üzerinde düşmemesi lazım. Bir öğrenciye düşecek metrekare miktarı belli olmalı. Şimdi YÖK bu kriterleri oluşturma çabasında. Özetle; somut kriterlere göre kontenjan artışı sağlanmalı.

 

Akademik insan kaynağı demişken bu konuyu biraz açmanızı rica edeceğim. Türkiye’de bu konuda kimilerine göre ciddi sorunlar yaşanıyor. Öyle ki, yurt dışından transferler de yapılıyor. Siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Ve Maltepe Üniversitesi’nde durum nedir?

Vakıf üniversiteleri ilk kurulmaya başlandığında tek kaynak devlet üniversiteleriydi. Ve nadiren de olsa yurtdışındaki üniversiteler… Pek çoğu da devlet üniversitelerinde, alanında gerçekten temayüz etmiş, isim yapmış, yayınları olan, kitapları olan, ders kitapları olan isimleri emekliliklerin ardından üniversiteye transfer etmek suretiyle bir akademik insan kaynağı altyapısı oluşturdular. Artık ondan sonra da gelecek akademik nesilleri yetiştirmeye başladılar. Bu, vakıf üniversitelerini güçlü bir noktaya taşıdı. Maltepe Üniversitesi olarak da İstanbul Üniversitesi, Marmara Üniversitesi, Mimar Sinan Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi, Yıldız Teknik Üniversitesi gibi İstanbul’un en iyi üniversiteleri ve Türkiye’nin diğer en iyi üniversitelerinden gelen insan kaynağı burada fakülteleri, bölümleri kurdu, kurguladı, yapılandırdı. Asistan aldı, asistan yetiştirdi. Şimdi onların yetiştirdiği asistanlar doçent, profesör oldu. Yurt dışından da öğretim üyesi, tersine beyin göçü takviyesiyle üniversitelerimiz bu süreçleri iyi geçiriyor diye düşünüyorum.

 

Biz bu konuda sınıfta mı kalıyoruz ülke olarak?

Şimdi rakamlara baktığınızda Türkiye’nin yükseköğrenim vizyonu çerçevesinde aşağı yukarı 10 bin tane daha doktoralı eğitim görevlisine ihtiyacı var. Bu, planlanması gereken bir süreç. Bunu da YÖK’ün çalışmalarından anlıyoruz. Türkiye’nin 2023 hedefleri konduğu anda planlanmalıydı. Hem nitelikli olsun hem hızlı olsun denince belli aksamalar olabilir. Ama dünya da bunun çok planlı, programlı yapıldığı söylenemez. Biz de fena değiliz. Biraz geriden gelmekle birlikte özellikle yükseköğretimde dünya ile entegrasyonumuzun iyi rotada olduğunu düşünüyorum.

 

Bugün üniversite-sanayi işbirliği tam olarak oturmuş değil. Nedir buradaki problem?

Türkiye’nin son 15 yılında hakikaten sanayi bir aşama kaydetti. Kendi eğitim merkezlerini, şirket akademisi denilen kuruluşları oluşturmaya başladılar. Ve neredeyse eğitime, yükseköğretime alternatif sistem yarattılar. Bunu neden yarattılar? Üniversitelerden bekledikleri katkıları alamadıkları için. Bunun birkaç nedeni var. Bir sebebi de maalesef üniversitelerdeki öğretim üyelerinin sektör tecrübesinden yoksun olmaları. Üniversitelerde yaygın bir yaklaşımdır bu. Kuram gayet iyidir ama uygulamaya geldiğinizde orada zincirin halkaları iyice zayıflar. Belli noktalarda da bu halka kırılır. Bunun önüne geçmek için bizim burada uyguladığımız bir model var. Hem öğrenci nezdinde hem sanayi kuruluşları nezdinde kabul gören bir sistem bu. Üniversitemiz kurulduğundan bu yana mütevelli heyeti başkanımız hangi fakültenin binasını yapmışsa mutlaka bu alanın uygulama alanlarını da bir eklenti olarak binaya dahil etmiştir. İletişim Fakültesi yapıyorsa platoları, çekim stüdyosu, Mimarlık Fakültesi yapıyorsa mimarlık hangarı, İnşaat Mühendisliği Bölümünü yapıyorsa inşaat laboratuvarı, Hukuk Fakültesi yapıyorsa mahkeme salonu vs. Dolayısıyla öğrenci eğitimi sırasında uygulama mekanlarının içinde bu işi öğreniyorsa, öğretim üyesi ve yöneticisi de sektörün dinamiklerini ve realitesini biliyorsa ve belli de bir irtibatı varsa, bu kurguyu çok rahat yapabiliyorlar. Ve sanayi kuruluşu da bu farkı görüyor.

 

Kendi vizyonunuz ile karşılaştırdığınızda Maltepe Üniversitesi özelinde gördüğünüz eksiklikler var mı?

Şunu çok rahatlıkla söyleyebilirim ki fiziki imkânlarımız ve insan kaynağımız açısından gerçekten iyi bir noktadayız. Hiç mütevazı olmaya gerek yok bu noktada. Öte yandan regüle eden otorite olarak YÖK’ün vakıf üniversitelerinin, devamında özel üniversitelerin önünü açacağı yaklaşımları gözlemliyoruz. Bu liberal yaklaşımın yükseköğretimde de kendini göstereceğinden eminiz. Tabii, aşama aşama hayata geçiyor bunlar. Devletçi bir anlayıştan gelen bir sektörün liberalize olması kolay değil. YÖK’ün kaliteden taviz vermediğinin en önemli göstergesi Kalite Akreditasyon Kurulu’nun kurulmasıdır. Türkiye yüksek eğitim pazarı 6.5 milyon öğrenciyle büyük bir pazar. Türkiye hem yurt dışına öğrenci gönderen hem de yurt dışından öğrenci kabul eden bir ülke. Yurt dışına gönderdiğimiz öğrencilerin sayısını azaltmayı; yurt içine getirdiğimiz öğrenci sayımızın artmasını hedefliyoruz burada. Bu da kalite ile ve belli eşiklerin aşılmasıyla olur diye düşünüyorum.

 

Her yıl dünyadaki üniversiteleri çeşitli kriterlere göre sıralayan listeler yayımlanıyor. Gerçek bir dünya üniversitesi olmak ne demek size göre?

Sadece Amerika Birleşik Devletleri’nde 4000’in üzerinde üniversite olduğunu düşündüğümüzde aslında yükseköğretimin kitlesel bir mevzu olduğunu anlıyorsunuz. Fakat çok özel alanlarda, çok özel altyapısı olan öğrencilere eğitim veren ve insan kaynağını belli alanlara yoğunlaştıran ve bu alanlarda keşif, patent, buluş, üst düzeyde yayın, topluma dönük bilimsel çalışma yapan üniversiteler bir elekten geçiyorlar. Listeler belli kurumların belli kriterleri baz alarak yaptığı listeler. Her kurumun da farklı bir yaklaşımı olduğu için listeler sürekli değişiyor. Ama baktığınızda ilk 10-15 üniversite hep aynı. Onlar da artık başarısı tartışılmayan üniversiteler. Küresel ün sahibi olmanın yanında üniversiteleri topluma hizmet için düşündüğünüzde yaşadığı bölgede, çevresinde de etkili olabilmek, insanların hayatına dokunabilmek çok önemli. Dolayısıyla yaşadığımız bölgeden başlayarak Maltepe Üniversitesi olarak sürekli başarıyı göstermeyi hedefliyoruz ve 20 yıl içerisinde de bu başarıyı gösteriyoruz.

 

Anne babalara ve üniversite hayatına merhaba diyecek gençlere son mesajınız nedir?

Öncelikle tüm öğrencilere sınav döneminde başarılar diliyorum. Ondan sonraki tercihlerinde de kendileri için en hayırlı olacak seçimi yapmalarını temenni ediyorum. Tabii, işin mali boyutu çok önemli. Çünkü herkes bir hesap yapmak durumunda. Bu noktada Maltepe Üniversitesi’nde aşağı yukarı öğrencilerin yarısının burslu olduğunu görüyoruz. Bunların bir bölümü kısmi, bir bölümü tam burslu. Biz eğitim, öğretim ücretlerini belirlerken gerçekten ülkenin ekonomik koşullarını, ailelerin satın alma koşullarını göz önünde bulundurarak, bir evlat okutmanın ne kadar zor olduğunu ama ne kadar da şart olduğunu bilerek belirliyoruz.