
İstanbul başta olmak üzere büyük kentlerde artan kira fiyatları ve konutların yatırım aracına dönüşmesi, orta ve alt gelir gruplarını kent merkezlerinden dışlayarak paylaşımlı ev sistemini zorunlu hale getirdi.
İstanbul’da kira artışlarının New York’u geride bırakması ve paylaşımlı evlere olan ilginin artması, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda sosyolojik bir dönüşümü de yansıtıyor. İstanbul’daki kira artışlarının enflasyon ve döviz kuru sorunuyla doğrudan bir ilgisi var. Bunun yanında İstanbul’da plansız ve rant odaklı çarpık bir kentleşmenin süreklileşmesi de kira artışı noktasında ciddi bir sorun.
Bugün konular, temel barınma ihtiyacını karşılamaktan çok spekülatif bir yatırım aracına dönüşmüş durumda. Dahası nüfusun göç ve deprem riski gibi nedenlerle güvenli konutlara yönelmesi de kiraları artıran bir baskı oluşturuyor.
Dolayısıyla bugün İstanbul’daki kira artışlarını; enflasyon, döviz kuru, plansız ve çarpık kentleşme ve de plansız göç ve afet riskinin etkileri üzerinden somutlaştırmak mümkün.
Konutun artık bir yatırım aracına dönüşmesi, toplumsal eşitsizliklerin ve adaletsizliklerin daha derin ve kurumsal bir noktaya geldiğini gösteriyor. Bu nedenle bugün alt ve alt-orta sınıfların şehir merkezlerinde güvenli, çok yönlü ve bütünlüklü bir şekilde yaşaması oldukça güçleşti.
Diğer bir deyişle büyük oranda üst sınıfların kenti, temel ve hatta lüks ihtiyaçlarını karşılayarak deneyimleyebildiği çok açıktır.
Dolayısıyla kentteki çoğunluk, sürekli bir şekilde daha olumsuz şartlarda kent hakkına ulaşmaya çalışıyor. Kentte görülen bu mekânsal ayrışma sürecinin bir sonucu olarak toplumsal güven, aidiyet hissi ve dayanışmanın yok olmaya başladığını belirtmek söz konusudur.
Kent merkezlerinde genç ve yaş almışların bireysel konut edimi, neredeyse imkânsız!
Barınma krizi, üst ve orta-üst sınıfların mülk birikimi yapma sürecine neden olurken; alt ve orta-alt sınıfların konut güvencesi altında yaşamasını zorlaştırıyor.
Bugün kent merkezlerinde genç ve yaş almışların bireysel konut edimi, neredeyse imkânsız bir noktaya geldi. Bu nedenle de geçici kolektif yaşam biçimi olarak paylaşımlı ev konusu gündeme geliyor.
Burada gönüllü değil, esasen zorunlu bir kolektiflik örneği olan bu ‘paylaşımlı ev yönelimi, yeni bir toplumsal dayanışma gücü oluşturabilir mi’ sorusu önemini koruyor. Bu noktada sınıfsal açıdan derinleşen eşitsizliklerin getirdiği baskının aynı zamanda ‘bireyciliğin sorgulandığı alternatif bir dayanışmanın da nüvesi olma ihtimali vardır’ denebilir.
Paylaşımlı ev sistemi, özgün bir kent dayanışması biçimi olma potansiyeli taşıyor!
Gençlerin ve beyaz yakalıların, artan kira fiyatları ve hayat pahalılığı karşısında konut kiralamanın mali yükünü kaldıramadığı için zorunlu olarak paylaşımlı ev sistemine yöneldi. Çoğu zaman kentte toplumsal yaşamın parçası olarak kalabilmek için girilen bu yönelim, elbette ki bireysel özgürlüklerden feragat etme anlamına geliyor.
Buna rağmen tecrit edilmiş bir yalnızlaşmanın arttığı kentlerde bu paylaşımlı ev sistemi, başka bir yardımlaşma, kolektif yaşam ve dayanışma biçimini de mümkün kılabilir. Yani ekonomik zorunlulukların getirdiği bu sistem bağlamında kentte bireysel özgürlükler ile toplumsal dayanışma etkileşimlerinin arasında yeni bir dengenin inşa edilme ihtimali mevcut.
Paylaşımlı ev sisteminin, aileyle yaşama modelinden kopuşu hızlandıran yeni dayanışma biçimlerine zemin hazırlayarak toplumsal değişme süreçlerinde etkili. Yine de aileye karşı bireysel özerkliği artıran bu sistem, mahremiyet ve güven temelli etkileşimlerin yeniden tanımlanmasını gerektiriyor.
Zira bugün bu paylaşımlı evlerin toplumsal müzakere ve uzlaşı örneklerine neden olduğu kadar çatışmalı süreçleri de süreklileştirme ihtimali her zaman için vardır. Bu nedenle bireylerin paylaşımlı ev sistemini, toplumsal farklılıklara esnek bir şekilde yaklaşabileceği zorunlu bir imkân olarak değerlendirmesi büyük önem arz eder.
Sonuç olarak paylaşımlı ev sistemi, geleneksel aile yapısının mutlak konumunu değiştirirken özgün bir kent dayanışması biçimi için de kurucu bir konuma gelme potansiyelini taşır.
Orta gelirli insanlar İstanbul’dan dışlanıyor!
Orta gelirli bireyler İstanbul’dan dışlanıyor. Toplumsal ve mekânsal açıdan bu konu ele alındığı zaman merkezî semtlerde çoğunlukla üst ve üst-orta sınıfların yaşayabildiği ortadadır.
Artan kira ve yaşam maliyetlerini karşılayamayan alt ve alt-orta sınıfların ise küçük bir grubun imtiyazı haline gelen kent haklarına artık ulaşamıyor.
Dolayısıyla çoğunluğu oluşturan bu halklar, kentin iktisadî, kültürel ve siyasî imkânlarından dışlanıyor. Bu da kent üzerinden şekillenen coğrafî, tarihî ve toplumsal bütünlüğün kurulmasını engelliyor. Bu nedenle bugün İstanbul’un, ayrıcalıklı azınlıkların hâkimiyetine giren mekânsal bir parçalanma içinde olduğu söylenebilir. Burada kent çoğunluğu ise hiçbir toplumsal ve kültürel ihtiyacını karşılayamadan büyük oranda güvensiz, güvencesiz, esnek ve riskli bir ev ve iş hayatına hapsolmakta.
