
Türkiye ve dünya, her yeni güne farklı beklentiler, farklı kırılmalar ve farklı belirsizliklerle uyanıyor.
İçinde bulunduğumuz dönem, yalnızca ekonomik göstergelerin ya da siyasal dengelerin değiştiği bir dönem değildir.
Aynı zamanda toplumların geleceğe dair güven duygularının aşındığı, bireylerin yaşamlarını planlamakta zorlandığı ve devletlerin geleneksel politika araçlarının yetersiz kaldığı bir dönüşüm sürecidir.
Bir zamanlar uzun vadeli öngörülerle yönetilen dünya sistemi, bugün günlük gelişmelerin gölgesinde yön aramaktadır.
Küresel ekonomide yaşanan dalgalanmalar, bölgesel savaşlar, enerji politikaları, göç hareketleri ve yapay zekayla teknolojik dönüşümler; devletleri olduğu kadar toplumları da derinden etkilemektedir. Bu nedenle artık yalnızca ekonominin değil, siyasetin de hangi yöne evrileceğini tahmin etmek giderek zorlaşmaktadır.
Son dönemde ABD ile İran arasında yaşanan gerilimlerin, tarafların üzerinde uzlaştıkları mutabakat sonrasında görünür çatışma alanından çıkarak sessiz diplomasi zeminine taşınması, uluslararası ilişkilerin yeni karakterini göstermektedir.
Günümüz dünyasında savaşlar kadar masalar, silahlar kadar diplomatik kanallar da belirleyici hale geldiği görülüyor. Ancak uluslararası siyasette görünen ile gerçekte yaşanan arasındaki mesafe çoğu zaman oldukça büyüktür.
Önümüzdeki dönemde ABD, Çin ve İran arasındaki ilişkilerin nasıl şekilleneceği, yalnızca bölgesel dengeleri değil küresel güç mimarisini de etkileyecektir. Özellikle İran’ın uzun yıllardır sürdürdüğü çatışmacı ve mesafeli politikanın yerini daha kontrollü ve diyaloga açık bir çizgiye bırakması ihtimali, Ortadoğu’nun geleceği açısından önemli sonuçlar doğurabilir.
Çünkü devletler ideolojik söylemlerden çok, çıkarlarının gerektirdiği alanlarda hareket ediyor.
Bugünün dünyasında ahlaki söylemlerden çok stratejik hesaplar, ilkelerden çok çıkarlar belirleyici olmaktadır. Küresel sistemin siyasal aktörlere bakışında da bu gerçek açık biçimde görülmektedir.
Devletlerin demokratik standartlarından ziyade jeopolitik önemleri, enerji koridorları üzerindeki konumları ve ekonomik potansiyelleri daha fazla dikkate alınmaktadır.
Türkiye de bu denklem içerisinde özel bir yere sahiptir.
Türkiye’nin stratejik değeri, uluslararası sistem içerisinde vazgeçilmez ortaklıklara kapı aralamaktadır.
Ancak dışarıdan bakıldığında görülen stratejik önem, içeride yaşanan toplumsal ve ekonomik sorunlar can sıkıcı durumdadır.
Hayat pahalılığı, iş insanlarının kaygısı, emeklilerin içler acısı durumu, gelir dağılımındaki adaletsizlik, işsizlik, gençlerin gelecek kaygısı ve toplumdaki kutuplaşma, ülkenin en temel meseleleri olmaya devam etmektedir.
Ne var ki son dönemde siyasal gündemin merkezinde toplumun gerçek sorunlarından çok siyasi aktörlerin kendi iç mücadeleleri yer almaktadır. Muhalefetin kendi içerisinde yaşadığı krizler ve iktidarın gündemi belirleme stratejileri, ekonomik ve toplumsal problemlerin geri plana itilmesine neden olmaktadır.
Böylece siyaset, halkın sorunlarını çözme aracı olmaktan uzaklaşarak kendi iç hesaplaşmalarının sahnesine dönüşmektedir.
Demokratik toplumlarda siyaset, iktidar mücadelelerinin ötesinde toplumun ortak geleceğini inşa etme sorumluluğu taşır. İktidar da muhalefet de kendi siyasi pozisyonlarını koruma çabasının ötesine geçmek zorundadır.
Çünkü toplumun beklentileri ertelenebilir olsa da yok sayılamaz. Ekonomik sıkıntılar, adalet talepleri ve yaşam kalitesine ilişkin sorunlar, bir süre sonra siyasetin bütün hesaplarını boşa çıkarabilecek güçte bir toplumsal enerjiye dönüşebilir.
Tarih göstermektedir ki halkın gündemi ile siyaset kurumunun gündemi arasındaki mesafe büyüdükçe, toplumsal tepkinin yönünü kestirmek de zorlaşır. Sessiz kalan toplumlar bir gün beklenmedik biçimde söz alabilir; görmezden gelinen talepler, bir süre sonra siyasetin bütün dengelerini değiştirebilir.
Bu nedenle bugün Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu şey, yeni kutuplaşmalar değil yeni uzlaşma alanlarıdır. Daha fazla gerilim değil daha fazla demokrasi, daha fazla hukuk, daha fazla üretim ve daha fazla sosyal adalettir.
Çünkü ekonomik iyileşmenin de toplumsal barışın da kalıcı zemini güçlü kurumlar, demokratik değerler ve adalet duygusudur.
Önümüzdeki süreç yalnızca siyasi partilerin değil, toplumun bütün kesimlerinin sınandığı bir dönem olacaktır. Bu dönemde kazananlar, günlük hesapların peşinden koşanlar değil; değişen dünyanın gerçeklerini okuyabilen, toplumsal talepleri anlayabilen ve geleceğe dair umut üretebilenler olacaktır.
