EKOGÜNDEM — 3 Temmuz 2020 at 19:28

TÜRKİYE İLK 10 EKONOMİ ARASINA NE ZAMAN GİRER?

Prof. Dr. Emre ALKİN / Akademisyen, Ekonomist & Yazar

TÜRKİYE İLK 10 EKONOMİ ARASINA NE ZAMAN GİRER?

Geçenlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan “dünyanın ilk 10 ekonomisi arasına girmeye yakınız” şeklinde bir açıklama yaptı. Mahfi Eğilmez Hoca bir yazısında, “Bunu ancak ve ancak Satın Alma Gücü Paritesine göre başarabiliriz” dedi. Ben de kendimce bir yaklaşım geliştirmek istedim.

Öncelikle şunu belirtmeliyim: Türkiye uzun bir zamandır Dünya’nın en büyük ilk 20 Ekonomisi içinde. Ancak, 2000-2018 yılları arasında Türkiye’nin Dünya Ekonomisinden aldığı payı sadece 0.1 puan artmış gözüküyor.

Mahfi Hoca’nın son makalelerinde, ortaya koyduğu tablo ve sıralamalara bakarsak, şu an G20 içinde 17. Sırada olan Türkiye’nin Milli Geliri ile 10. Sırada olan Güney Kore’nin Milli Geliri arasında iki katından fazla fark var. Dolayısıyla SAGP yani Satın Alma Gücü Paritesi’nden önce nominal olarak Türkiye’nin Milli Gelir sıralamasında ilk 10’a girmeyi başarması için 3 önemli koşul olduğunu söylemem lazım:

– Yukarıdakilerin hızla yavaşlaması

– Türkiye’nin yüksek katma değer yaratan bir ekonomiyle performansını iki katına çıkarması

-Milli Gelirin Dolar cinsinden ifadesinin büyümesi için, bu süreçte kurların sakin seyretmesi

Bu koşulların hepsinin yan yana gelmesi ne kadar mümkün bilemem. Ancak ikinci ve üçüncü koşulların sağlanması için ciddi bir yabancı sermaye çekmemiz gerekiyor. Bunu da ABD’nin vaat ettiği ama başaramadığı adalet-eşitlik-özgürlük temelinde gerçekleştirebiliriz. Hatırlatayım: Bunlara yapısal reformlar diyoruz.

Yani yaratıcı ve sıra dışı insanların kendini rahat ve huzurlu hissettiği bir ülke, Akdeniz coğrafyasında, Afrika’da ve Batı’da nereye giderse gitsin Türk Bayrağı’nın altında kendini güvende hisseden bir çoğunluğu yaratmamız gerekiyor.

“Hoca bu işler zor, acaba kast edilen kişi başına düşen gelir yani per capita mı?” diye soranlar olacaktır. Onunla ilgili de bilgi vereyim. Mahfi Hoca’nın G20 Ülkeleri içinde Türkiye’nin performansını analiz ettiği yazısındaki tablodan anlıyoruz ki, kast edilen bu değil. Tabloya göre 2000-2018 arasında kişi başına gelirini en çok artıran Çin, Rusya, Endonezya ve Hindistan. Türkiye bu dönemde kişi başına gelirini 2 kattan biraz fazla artırmış ama G20 sıralamasında 13.lükten 15.liğe gerilemiş.

Şimdi söyleyeceğim daha önemli: Bu sıralama G20 sıralaması. Yoksa dünya sıralamasına bakılırsa Türkiye 2018 yılında 9.405 dolarlık kişi başına gelirle 72. sırada. Bunun da altını çizeyim. Yani kişi başına düşen milli gelirde ilk 10!a girmemiz imkansız gibi.

Bu bilgilerden hareketle, kast edilenin doğrudan doğruya mutlak GYSH rakamı ya da kişi başına düşen Milli Gelir değil, Mahfi Hoca’nın dediği gibi, SAGP göre Milli Gelir olduğu ortaya çıkıyor. Ancak ve ancak bu şekilde ilk 10’a girebiliriz.

Ama bu da garanti değil.  Yukarıda altını çizdiğim şartların en azından 2 tanesinin yan yana gelmesi ve Türkiye’nin dışarıdan bakıldığında imrenilen bir politik-sosyal-ekonomik ortama sahip olması elzem gözüküyor. Aksi taktirde dünyanın 10 Büyük Ekonomisi arasına girmemiz SAGP’ye göre 2030’da bile imkan dahilinde gözükmüyor diyebilirim.

*       *       *       *       *

KRİZİ FIRSATA ÇEVİRMEK DEYİNCE…

İnanın bana da gına geldi. Yok falanca lisanda “kriz” aynı zamanda “fırsat” demekmiş, yok öyleymiş böyleymiş. Ben yarım asırlık hayatımda şunu öğrendim: “Denize düşmeden önce yüzmeyi öğrenmek zorundayız.”

Gerçekten de alış veriş yaptığım yerlerden, tatile gittiğim yerlere kadar en çok önem verdiğim özellik “istikrar” oluyor. Yani devamlılığını kanıtlamış, sözünü tutan, yaşanan güzel tecrübenin tekrarını yaşatabilecek, aile kadar birbirine yakın insanların çalıştığı kurumlarla alış verişimi yapıyorum. Önce parlayıp sonra söneceği belli olan tesislere, markalara, hizmetlere ve en önemlisi insanlara bel bağlamıyorum. Beni mahcup edecek, alın terimin karşılığı olan kazancımla satın aldığım mal ya da hizmetle beni üzecek olanlarla çalışmıyorum. Bir örnekle açmaya çalışayım.

Geride bıraktığımız hafta sonu Fethiye’de evlatlarla 4 gün geçirdim. Bu yıl aynı tatil köyünde 25. sezonu geride bırakmış oldum böylece. Daha ilk açıldığı günden beri sürekli gittiğim bir yer olduğu için işin eğlenceli tarafı şu: Bugün çalışanların bazıları ben bu tesiste konaklarken daha doğmamıştı bile. Bu sebeple 3 nesil personel ve misafirden oluşan grupla sohbetlerimi oldukça eğlenceli biliyorum.

Bu sefer de bol bol sohbet ettim. İzlenimlerimi aktarayım: İster müşteri olsun, ister çalışan olsun gençlerin önemli bir kısmı geleceğe umutla bakıyorlar. Biraz umutsuz olanlar 1950-1965 nesli gibi gözüküyor. Sanki olan bitenden sorumluymuş gibi vicdan muhasebesi yaparken, diğer yandan daha önce hiç tecrübe etmedikleri pandemi karşısında gençlere verecekleri bir nasihat olmaması sebebiyle çaresizler.

Aslında 1965-1979 neslinin yani bizlerin yaş grubunun davranışları oldukça dikkat çekiciydi. Çalışanlar işleri var diye sakin, tatilde olan grup ise sürekli elinde telefon dolaşıyordu. Profesyonellerin iş kaybı korkusu, iş insanlarının da işi kaybetme korkusu rahatlıkla anlaşılabiliyordu. Her geldiğimde sohbet etmeyi ihmal etmediğim kişilerden biri “hocam bu gidişle dünyada işsizlik çok artar, işsizlik artarsa hırsızlık artar, yolsuzluk artar” diye kestirme bir yorum yaptı.

Sohbet derinleştikçe ben de kendisine hak verdiğimi ama bir panzehirimizin olduğunu hatırlattım: “İhtiraslarla ihtiyaçları ayırmak”. Mesela, üretimin dört önemli faktörü var. Emek, sermaye, toprak ve girişimci. Bu faktörlerin hak ettiği de sırasıyla ücret, faiz, rant ve kar.

Hal böyleyken, işletme sahiplerinin kendi lükslerini, yani otomobillerini, seyahatlerini, yemeklerini, hediyelerini, çoluk çocuğun masraflarını ve nihayetinde faaliyet alanında olmayan işlemlerin maliyetini işletmeye fatura etmelerini anlamak pek mümkün değil. Personele zam yaparken tereddüt eden, alacaklıları sürekli oyalayan, fotokopinin toneri ile yatırım harcamasını aynı listeye koyup imzalayan “şahin” patronların; yatlarının ve otomobillerinin masraflarına sıra geldiğinde “güvercin” gibi uysallaşmaları her zaman beni düşündürmüştür.

“İstikrar çalışan memnuniyetinden geçer…”

Misafir olduğum tesisin bağlı olduğu grubun icra kurulu başkanı “çalışanı zor durumdayken, sadece kendini düşünen kaybeder” diye durumu özetledi. Yılların tecrübesiyle meseleyi bu kadar net olarak özetlemesi bana sürpriz gelmedi. Çünkü tesiste en az personel kadar çalışıyor, hem misafirlerin dertlerini dinliyor hem de yeni fikirlere önem veriyor. Mesleğinin çok başında kazandığı bu meleke ve özellik, bugün Pandemi esnasında hem onu hem de tesisi öne çıkarmış durumda. Dört gün boyunca herhangi bir hata ve aksamaya rastlamadım. Bunun başka sebepleri de var. Anlatayım.

Hem çalışanlar hem de üst düzey yöneticiler, Şubat Ayından beri Hazirandaki açılış gününe an ve an hazırlanmışlar. Normal yıllarda ilk müşteriyi Nisan Ayında kabul ettikleri için, bu sefer Haziran’a kadar aralarında istişare yapacak bol bol vakitleri olmuş. Ayrıca her ayrıntıyı sayısız defa tekrar etmişler. Böylece, yeni personelin tesise alışması ve eskilerle sürtüşme-tartışma olmadan ekiple kaynaşması sağlanmış. Bu arada küçük ama önemli bir detayı paylaşayım: Tesise giriş ve tesisten çıkış işlemleri sayısız kere tekrarlanmış, gerçek hayatla imtihanından sonra iyice mükemmel hale getirilmiş. Tüm bunlar “krizi fırsata çevirmek” tanımına uyuyor.

Daha birçok detay söyleyebilirim ama en hoşuma gideni şu oldu: Servis elemanlarından yabancı animatörlere kadar herkes Nisan-Haziran döneminde sportif ya da kültürel aktivitelerle “ekip olma” konusunda kendilerini geliştirmişler. Bir orkestra gibi herkesin görevinin önemli olduğu kabul edilmiş, herkes birbirine moral vermiş ve vermeye devam ediyor. Güven de bu şekilde tesis edilmiş. Animatörlerden Mutfaktaki Ekibe, Bahçıvanlardan Resepsiyon Ekibine, Temizlik Çalışanlarından Transfer Ekibine kadar herkes birbirlerine sırtlarını verebiliyorlar. Özellikle bu coğrafyada fazla görülen bir özellik değil.

Elbette tüm bunlar “kişiyi değil işi kontrol et” yaklaşımına uyuyor. Yani çalışanların kimliklerine değil, kabiliyetlerine bakılıyor. Prof. Dr. Talat Çiftçi Hoca’nın “Yaşamsal Satranç” kitabında yazdığı gibi “sadece malumatlı değil aynı zamanda marifetli insan” çalışıyor burada. Personel seçiminde pek az hata yapıldığını da görüyorum. Giden kişi çok az. Gidenler de herhangi bir olumsuzluktan değil, ya “ekip işinde bu kadar senkronize değilim” diyerek kendiliğinden gidiyor ya da “artık burada piştim, uluslararası bir deneyim yaşamalıyım” diyerek üzülerek vedalaşıyor. Gidenler kalanlarla hep dost kalıyor, sürekli haberleşiyorlar.

Açıkçası, ömrümün yarısını geçirdiğim bu tesis bu sefer bana her zamankinden daha başarılı geldi. Hani “iyi kaptan fırtınada belli olur” demişler ya, sanıyorum tarif tam olarak oturdu diye düşünüyorum. Daha önce dünyanın en önemli Üniversitelerinden birinde “başarı hikayesi” olarak anlatılan bu tesisin, Kovid-19 çerçevesindeki başarısı da herkes tarafından takip edilmeli diye düşünüyorum.