
Edirne Ticaret Borsası Yönetim Kurulu Başkanı Özay Öztürk, tarım ve hayvancılığın yalnızca ekonomik bir faaliyet alanı olarak değerlendirilmemesi gerektiğini belirterek, gıda güvenliğinin artık ülkelerin stratejik öncelikleri arasında yer aldığını vurguladı. Planlı üretim, verimlilik artışı, gençlerin sektöre kazandırılması, su kaynaklarının etkin kullanımı ve lisanslı depoculuk yatırımlarının önemine dikkat çeken Öztürk, Türkiye’nin tarım ve hayvancılıkta sahip olduğu potansiyeli daha güçlü politikalar ve sürdürülebilir uygulamalarla geleceğe taşıması gerektiğini ifade etti.
Son yıllarda yaşanan küresel salgınlar, savaşlar, iklim değişikliği ve ekonomik dalgalanmalar, tarım ve hayvancılığın stratejik önemini bir kez daha gözler önüne serdi. Dünya genelinde ülkeler, gıda arz güvenliğini koruyabilmek adına üretim kapasitelerini artırmaya ve tarımsal politikalarını yeniden şekillendirmeye yöneliyor.
Türkiye ise sahip olduğu verimli topraklar, farklı iklim kuşakları ve güçlü üretim altyapısıyla önemli bir tarım ülkesi olma potansiyelini sürdürüyor. Ancak sektörün önünde planlama eksikliklerinden verimlilik sorunlarına, yaşlanan üretici nüfusundan su kaynaklarının etkin kullanımına kadar çözüm bekleyen birçok konu bulunuyor.
Edirne Ticaret Borsası Yönetim Kurulu Başkanı Özay Öztürk ile gerçekleştirdiğimiz kapsamlı söyleşide; Türkiye’nin tarım ve hayvancılık vizyonunu, sektörün mevcut durumunu ve geleceğe yönelik beklentileri değerlendirdik.
Türkiye’nin tarım ve hayvancılık alanında nasıl bir dönüşüme ihtiyacı var?
Öncelikle tarım ve hayvancılıkta planlama konusunun daha fazla önemsenmesi gerekiyor. Geçmiş dönemlerde havza bazlı üretim modelleri uygulandı ve belirli ölçüde fayda sağladı. Ancak bugün geldiğimiz noktada, bölgesel üretim desenlerini dikkate alan ve katma değeri yüksek ürünleri teşvik eden daha güçlü bir planlama anlayışına ihtiyaç duyuyoruz. Hayvancılık tarafında da benzer bir durum söz konusu. Türkiye’de kırmızı et tüketimi ağırlıklı olarak büyükbaş hayvanlardan karşılanıyor. Ancak ülkemizin coğrafi yapısına baktığımızda birçok bölgemiz küçükbaş hayvancılık için çok daha uygun. Bu nedenle küçükbaş hayvan yetiştiriciliğinin ve küçükbaş et tüketiminin teşvik edilmesi gerekiyor.
Verimlilik konusunda hangi alanlarda gelişime ihtiyaç var?
Verimlilik konusu sektörün en kritik başlıklarından biri. Nüfusumuz artıyor, tüketim alışkanlıklarımız değişiyor ve özellikle protein ile süt ürünlerine olan talep yükseliyor. Bugün aile tipi işletmelerde süt verimlerine baktığımızda günlük 17 ila 22 litre arasında değişen rakamlar görüyoruz. Buna karşılık modern ve orta ölçekli işletmelerde bu rakamların 30 ila 45 litreye kadar çıktığını görüyoruz. Arada ciddi bir fark var. Dolayısıyla mevcut üretim kapasitesini artırmanın yolu yalnızca hayvan sayısını artırmak değil; aynı zamanda verimliliği yükseltmekten geçiyor. Modern üretim teknikleri, kaliteli yem kullanımı, doğru bakım ve genetik iyileştirme çalışmaları bu noktada büyük önem taşıyor.
“TARIMSAL ÜRETİM YAPAN NÜFUS YAŞLANIYOR”
Aile tipi işletmeler için daha güçlü teşvikler gerekli mi?
Köylerde önemli bir demografik dönüşüm yaşanıyor. Tarımsal üretim yapan nüfusun yaş ortalaması yaklaşık 59 seviyesine ulaşmış durumda. Bu da önümüzdeki yıllarda üretimde ciddi bir risk oluşturuyor. Özellikle hayvancılık yapan birçok üretici yaşlandıkça sektörden çekiliyor. Diğer taraftan çalıştıracak personel bulmak da her geçen gün zorlaşıyor. Bu nedenle genç nüfusu tarım ve hayvancılığa yönlendirecek daha cazip teşvik mekanizmalarına ihtiyaç var. Destekler mevcut ancak gençlerin bu alana yatırım yapmasını sağlayacak ölçüde güçlü ve uzun vadeli olması gerekiyor. Çünkü tarım ve hayvancılık, geleceğin gıda güvenliği açısından vazgeçilmez sektörlerdir.
“DESTEKLERİN SEKTÖRÜ AYAKTA TUTACAK DÜZEYDE OLMASI BÜYÜK ÖNEM TAŞIYOR”
Son dönemde açıklanan destek paketlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Tarım ve Orman Bakanlığı sektörün ihtiyaçlarını karşılamak adına çeşitli destek programları uyguluyor. Bu desteklerin sürmesi elbette önemli. Ancak bundan sonraki süreçte desteklerin daha fazla verimlilik, kalite ve sürdürülebilirlik odaklı olması gerektiğini düşünüyorum. Üreticinin gelirini artırırken aynı zamanda tüketicinin de uygun fiyatla ürüne ulaşabilmesi gerekiyor. Bugün birçok bölgede üretici yılda yalnızca bir ürün elde ediyor ve o ürünün gelirine bağlı olarak yaşamını sürdürüyor. Bu nedenle desteklerin sektörü ayakta tutacak düzeyde olması büyük önem taşıyor.
“GIDA ÜRETİMİ YALNIZCA EKONOMİK DEĞİL, AYNI ZAMANDA STRATEJİK BİR MESELE”
Tarım ve hayvancılığı neden stratejik bir konu olarak görüyorsunuz?
Çünkü gıda güvenliği bir ülkenin bağımsızlığıyla doğrudan bağlantılıdır. Katar’da gerçekleştirdiğimiz bir toplantıda bunun çok çarpıcı bir örneğini gördüm. Katar gibi çöl iklimine sahip bir ülkede büyük ölçekli hayvancılık yatırımları planlanıyordu. Kendilerine bunun ekonomik açıdan zor olacağını söylediğimizde aldığımız cevap çok netti: “Ambargo döneminde kendi üretimimizin ne kadar önemli olduğunu anladık.” Bu aslında her şeyi özetliyor. Gıda üretimi yalnızca ekonomik değil aynı zamanda stratejik bir meseledir. Ülkelerin kendi kendine yeterlilik kapasitesini artırması gerekiyor.
“GELENEKSEL SALMA SULAMA YÖNTEMLERİNDEN HIZLA UZAKLAŞMALIYIZ”
Su kaynaklarının kullanımı konusunda Türkiye’nin öncelikleri neler olmalı?
Türkiye su zengini bir ülke değil. Tam tersine, su stresi yaşayan ülkeler arasında yer alıyoruz. Bu yıl yağışlar açısından olumlu bir sezon geçiriyoruz ancak gelecek yılların nasıl olacağını bilmiyoruz. İklim değişikliğinin etkileri giderek daha fazla hissediliyor. Bu nedenle özellikle tarımsal sulamada kullanılan geleneksel salma sulama yöntemlerinden hızla uzaklaşmamız gerekiyor. Damla sulama ve modern sulama sistemleri sayesinde çok daha az su kullanarak daha yüksek verim elde etmek mümkün. Su kaynaklarının korunması önümüzdeki dönemin en kritik başlıklarından biri olacak.
“GIDA GÜVENLİĞİ ARTIK ULUSAL GÜVENLİĞİN AYRILMAZ BİR PARÇASI”
Pandemi ve savaşlar tarımsal güvenlik açısından ne öğretti?
Pandemi sürecinde tarımsal üretimin ne kadar kritik olduğu bir kez daha ortaya çıktı. Dünyanın birçok yerinde hayat durma noktasına gelirken tarım ve hayvancılık faaliyetleri devam etti. Ayrıca Avrupa Birliği örneğinde de gördük ki kriz anlarında ülkeler öncelikle kendi vatandaşlarının ihtiyaçlarını düşünmeye başlıyor. Bu nedenle her ülkenin belirli ölçüde kendi kendine yeterli üretim kapasitesine sahip olması gerekiyor. Gıda güvenliği artık ulusal güvenliğin ayrılmaz bir parçası haline geldi.
Son dönemde sıkça duyduğumuz “gıda milliyetçiliği” kavramını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Gıda milliyetçiliği aslında ülkelerin öncelikle kendi üretimlerini koruma ve destekleme yaklaşımıdır. Elbette üretimin yeterli olduğu alanlarda yerli üretimin yeterince desteklenmesi gerekiyor. Ancak üretimin yetersiz kaldığı noktalarda da ithalat kaçınılmaz hale gelebiliyor. Burada önemli olan dengeyi doğru kurmak. Hem yerli üreticiyi koruyacak hem de tüketicinin ürüne erişimini sağlayacak politikaların uygulanması gerekiyor.
Tarım ürünlerinde fiyatlandırma konusunda görüşleriniz nelerdir?
Toprak Mahsulleri Ofisi tarafından açıklanan fiyatlar aslında piyasaya verilen bir taban fiyat mesajıdır. Özellikle buğday gibi ürünlerde devlet, “Bu fiyatın altında satış yapmayın, ben bu fiyattan alım yaparım” mesajı veriyor. Bu da üretici açısından önemli bir güvence oluşturuyor. Bu yıl rekoltenin yüksek olması nedeniyle devletin müdahalesi olmasa piyasa fiyatları daha da aşağı seviyelere düşebilirdi. Dolayısıyla açıklanan fiyatları yalnızca bir alım fiyatı değil, aynı zamanda piyasa düzenleme aracı olarak değerlendirmek gerekiyor.
“YEMDE YÜZDE 45 ORANINDA DIŞA BAĞIMLILIK SÖZ KONUSU”
Yem sektöründe dışa bağımlılık hangi seviyede?
Türkiye’nin yıllık yem üretimi yaklaşık 31 milyon tona ulaştı. Bu oldukça büyük bir rakam. Ancak bu üretimde kullanılan tüm hammaddeleri yurt içinden karşılayamıyoruz. Yaklaşık yüzde 45 oranında dışa bağımlılık söz konusu. Bu nedenle yem sektöründe ithalat önemli bir yer tutuyor. Özellikle protein kaynakları ve bazı stratejik hammaddelerde dış kaynak kullanımı devam ediyor.
Peki, bu bağımlılığı azaltmak için neler yapılabilir?
Kısa vadede bu açığın tamamen kapatılması kolay değil. Ancak üretim planlamasıyla yem hammaddesi üretiminin artırılması mümkün. Sulama altyapısının geliştirilmesi, verimliliğin yükseltilmesi ve tarımsal üretimin genişletilmesiyle birlikte dışa bağımlılık zaman içerisinde azaltılabilir. Bu uzun vadeli ve stratejik bir planlama gerektiriyor.
Edirne Ticaret Borsası’nda yeni sezon hazırlıkları nasıl gidiyor?
Şu anda yeni harman dönemine hazırlanıyoruz. İlk ürünler gelmeye başladı ve bölgemizde oldukça yüksek bir rekolte bekliyoruz. Lisanslı depolarımızın toplam kapasitesi 62 bin 500 ton. Ancak geçen yıldan devreden ürünler nedeniyle yaklaşık 52 bin tonluk bölüm dolu durumda. Bu nedenle yeni sezonda yaklaşık 10 bin tonluk ek kapasitemiz bulunuyor. Toprak Mahsulleri Ofisi’ne ve serbest piyasaya yoğun ürün akışı bekliyoruz.
Lisanslı depoculuğun geleceğini nasıl görüyorsunuz?
Lisanslı depoculuk son yılların en başarılı tarımsal projelerinden biri oldu. Ürünlerin sağlıklı koşullarda depolanmasını sağlıyor, fire oranlarını düşürüyor ve üreticilerin finansmana erişimini kolaylaştırıyor. Ayrıca elektronik ürün senetleri sayesinde ticaret daha şeffaf hale geliyor. Türkiye genelinde lisanslı depo kapasitesi hızla artıyor ve önümüzdeki dönemde 20 milyon ton seviyelerine ulaşması bekleniyor. Bu da tarım sektörünün gelişimi açısından son derece önemli bir kazanım.
Son olarak üreticilere vermek istediğiniz bir mesaj var mı?
Öncelikle tüm üreticilerimize bereketli ve kazançlı bir sezon diliyorum. Tarım ve hayvancılık yalnızca üreticilerin değil, toplumun tamamının geleceğini ilgilendiren stratejik sektörlerdir. Üreticilerimiz ne kadar güçlü olursa ülkemizin gıda güvenliği de o kadar güçlü olur. Yeni hasat döneminin tüm çiftçilerimize, tüccarlarımıza, sanayicilerimize ve sektör paydaşlarına hayırlı olmasını temenni ediyorum.
