
İşimiz gereği gençlerle her gün birlikteyiz. Onlara meslek öğretme çabası içerisindeyiz. İster istemez her gün geleceklerini, kariyer planlarını konuşuyoruz.
2020 yılında yaşadığımız Covid 19 süreci, işgücü piyasalarında önemli bir kırılma yaşanmasına neden oldu. İşe bakış açısını oldukça derinden sarstı. Hepimizin çevresinde rahatlıkla gözlemleyebileceği üzere, artık beyaz yakalı çalışanlar, neden çalıştıklarını sorgular hale geldi.
Sadece pandemi değil, Dünyanın yaşadığı resesyon ve yükselen enflasyon, çeşitli bölgelerde çıkan savaşlar, çalışan orta sınıfı derin bir umutsuzluğa ve anlamsızlığa sürükledi. Artık insanlar, neden çalıştıklarını sorgular hale geldiler.
Yaşanan duygusal kırılma, gençlere de sirayet etmiş durumda. Bin bir emek ve umutla girilen üniversite eğitimi, gençleri üretmek konusunda motive edemiyor ne yazık ki…
Üniversite eğitiminden beklentilerin bu kadar düşmesi, çok haklı nedenlerle hem gençlerin kendisi, hem de aileleri tarafından bir “zaman kaybı” olarak görülmekte.
Gençler çok haklı bu noktada… Nasıl olmasınlar ki? Yıllarca çalışıp didinerek elde ettikleri mesleklerini ellerine aldıkları gün hayal kırıklıkları başlıyor. Giderek eriyen ücretler onları ailelerinden bağımsız durumda yaşatacak seviyede değil ne yazık ki. Çalışmaya başladıktan sonra da ailelerine muhtaç kalacaklarını biliyorlar. Üstelik çalışma yaşamında ilerleyeceklerine, yaşam koşullarını düzelteceklerine de inanmıyorlar. Bu durumun pek çok nedeni var elbette. Nedenleri analiz ettiğimizde akla ilk gelen üniversite yıllarında alınan eğitimin, gerçek hayatta değişen dönüşen dünyaya ayak uyduramaması, kısaca üretken çalışan yetiştirememe sorunu var. İşverenler, hızlı karar almak zorundalar. Sonuçlara yönelik çözümler üreten çalışanlar da üretimin kilit noktasıdır. Ancak, bir gencin, mezun olduktan sonra bir işyerine alışması ve üretken hale gelmesi en az iki yıl ister. Bu durum karşısında işverenler çaresiz kalıyorlar. Genç bir çalışanı, bir kuruma adapte etmenin maliyeti işverenlerin gözünden de çok büyük. Hele ki bizim ülkemiz gibi, çoğu küçük ve orta ölçekli işletmelerden oluşan bir ekonomisi olan ülkeler için bir çalışanı yetiştirmek oldukça lükse kaçıyor.
Bir diğer konu ise, çalışma yaşamında giderek eriyen orta sınıfın ekonomik ve sosyal koşulları. Sadece Türkiye’de değil, tüm Dünya’da süregelen ve temelleri 2008 krizine kadar giden bir daralma dönemi içindeyiz. Bu daralma, kendini giderek yükselen çatışmalı politik ortamda, artan suç istatistiklerinde, yükselen uç nokta dini ve siyasi hareketlerde kendini göstermekte. Artık çalışarak, emek vererek normal bir hayat sürmek, hayal gibi geliyor çoğu insana. Kendi evini satın almak, araba almak, gibi büyük harcamaları bir kenara bırakıp, tatile gitmek, hatta hafta sonu yemeğe çıkmak, alışveriş yapmak bile çoğu insan için neredeyse imkansız hale geldi.
Üstelik bir de karşımıza çoğu zaman “z kuşağı” olarak adlandırılan, farklı değerlere sahip bir genç nesil çıkıyor. Onlarla konuştuğumuzda, çoğu kolay bir hayata sahip olmak istiyor. Sosyal medyanın büyüttüğü bu çocuklar, lüksün ve şatafatın ne olduğunu daha bebekliklerinde görmeye başladılar. Sürekli tatilde gibi yaşayan, en lüks mekanlarda gezip tozan, alışveriş yapmakla yorulan, dertsiz tasasız, sürekli eğlenen sosyal medya fenomenlerini normal sanıyorlar. Onlar için bir buluş yapan, ömrünü bir kitap yazmaya adayan, çalıştığı ustasına gönülden bağlı insanlar ne yazık ki pek görülmüyor. Onları tüketim toplumu içinde büyüttük ve onlar tüketemiyorlar. Büyükler de onlara kızıyor, onlardan yana sürekli şikayetçi.
Çoğu gencimiz aradıkları hayatın yurtdışında olduğunu sanıyor. En çok üzen şey ise, doğdukları toprağı sürekli kötümser bir gözle eleştirmeleri. Halbuki yurtdışında bir yaşam kurmak belki buradaki zorlu yıllardan da zor. Ancak bu yurtdışına gidiş eğilimi de gençlerimiz arasında hızla yayılmakta.
Gençlerimiz sessiz kalıp içlerinde yaşadıkları geleceğe dair umutsuzluğu ifade edemez hale geldiler. Onlara bir umut yaratmak zorundayız. Onları dinlemek, sorunlarına bir çare üretmeliyiz. Çünkü bir ülkenin Dünyanın geleceği, bizim çocuklarımızdır.
