
Bugün Türkiye’nin ve dünyanın üzerinde bulunan en büyük sorun iklim krizidir. Kuraklık oluyor, yangınlar çıkıyor, seller yaşanıyor, zararlar oluyor… Yani pek çok sorun var. O zaman iklim krizine karşı mutlaka önlem almak gerekiyor. Bunun için yasaların çıkarılması önemli ama ondan sonrası daha da önemli.
Business News Dergisi’nin bu ayki başlıklarından biri ‘küresel iklim krizi ve yeşil ekonomi’. Bu bağlamda; Türkiye’de ambalaj atıklarının ekonomik ve düzenli geri kazanımı için sanayi, yerel yönetim ve tüketicilerin katkı ve katılımları ile sürdürülebilir bir geri kazanım sisteminin kurulmasına katkıda bulunmak amacıyla, ülkemizin önde gelen sanayi kuruluşlarının girişimleri ile kurulmuş, kar amacı gütmeyen bir vakıf olan ÇEVKO’nun ( Çevre Koruma ve Ambalaj Atıklarını Değerlendirme Vakfı) yöneticileri ile bir araya geldik.
ÇEVKO Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Okyar Yayalar ve ÇEVKO Vakfı Genel Sekreteri Mete İmer ile bir araya geldiğimiz röportajımızda, ÇEVKO’nun varoluş hikayesini ve güncel faaliyetlerini, iklim krizi ve yeşil ekonomiyi konuştuk.
Öncelikle ÇEVKO’nun varoluş hikayesinden başlayalım isterseniz…
Okyar Yayalar: Biz ilk olarak ambalaj atıkları konusuyla başladık. ÇEVKO Vakfı, o dönemde Genişletilmiş Üretici Sorumluluğunu benimseyen şirketlerin inisiyatifiyle, organize geri dönüşüm sisteminin ülkemizde de hayata geçmesi amacıyla kuruldu.
İlk yıllarda ambalaj atıklarını toplama ve geri dönüşüme kazandırma konusunu insanlara anlatmak için çeşitli çalışmalar yapıldı. Bununla ilgili Ataköy’de örnek bir proje geliştirdik. Bakırköy Belediyesi küçük bir ambalaj ayırma tesisi kurdu. Biz de tamamen ambalaj atığı toplama konusunda destek olduk. Ataköy’de resmen kapı kapı dolaşarak oradaki sakinlere, apartman görevlilerine, bekçilere atıkları ayrıştırma konusunu anlattık. Örneğin bu konuyla ilgili yine Antalya’nın yöneticileri ile birlikte sahilde bir proje yaptık. Çalışmalarımızı başarı ve titizlikle yürütüyoruz.
ÇEVKO Vakfı olarak, sanayicilerimiz çevre odaklı üretim yaptıkları için bu konuda güçlü bir konumdayız. Yani bu süreci bilen, bu sürece hâkim bir vakıfız. Ayrıca. ÇEVKO Vakfı 55 üye şirketten oluşuyor ve bunların çoğu da kendi alanlarında önde gelen şirketler. Dolayısıyla burada tereddüt edecek bir durum yok.
Biz bu dönemde sadece üyelerimize değil, üyelerimizin dışındaki şirketlere de bu hizmeti sunuyoruz. Ancak üyelerimizle olan bağlantımız öncelikli ve onlarla iş yapıyormuş gibi çalışıyoruz. Orada herhangi bir sorun yaşanmadı. Tabii, artık çok sayıda şirket sürece dahil oluyor; bunun da bir nedeni var. Bu noktada finansmanı sağlıyoruz.
Çevre bilincinin toplumda yerleşik hale gelmesi bağlamında ÇEVKO’nun katkıları nelerdir?
Mete İmer: Okyar Bey’in anlattığı gibi, 90’lı yıllarda Türkiye’de bilinçlendirme süreci başladı. Gerçekten de bu bilinçlendirme bugün 34 yıldır devam ediyor. Bu konuda yalnızca ÇEVKO Vakfı’nın değil, diğer ilgili paydaşların da büyük katkısı var. Onlar da bu işin içindeler.
Avrupa Birliği’ne uyum sürecinde, 2004 yılında yayımlanan ve 2005 yılında yürürlüğe giren bir ‘Ambalaj Atıkları Kontrolü Yönetmeliği’ var. Bu yönetmeliğin altında bütün paydaşların sorumluluğu bulunuyor. Yani burada sadece üretici değil; devlet, Çevre Bakanlığı çerçeveyi çizdikten sonra toplama sorumluluğu olan belediyeler, bakanlıktan lisans almış toplama–ayırma tesisleri ve geri dönüşüm tesisleri… Hepsinin ayrı ayrı sorumlulukları var.
Biz de ÇEVKO Vakfı olarak bu süreçlerin hepsinin içinde olduk, hatta yasanın şekillenmesinde ciddi katkı sağladık. Bu aslında Avrupa Birliği’nin de uyguladığı bir sistem. Avrupa Birliği dahilindeki bu durumda 15–16 yıl boyunca ÇEVKO Vakfı, bir sivil toplum kuruluşu ve kâr amacı gütmeyen bir vakıf olarak bu projenin içinde yer aldı. Elini taşın altına koyma kararıyla, o dönemde yönetmelikte belirtilen ‘yetkilendirilmiş kuruluş’ olmak üzere başvurduk ve kabul edildik. Böylece bu organizasyonların içinde aktif bir şekilde rol aldık.
15 yıla baktığımızda gerçekten büyük bir bilinçlendirme sürecinden söz ediyoruz. Belediyelerle kapı kapı bilgilendirmeler yaparak 26-27 milyon kişiye ulaştık. 30 yılı aşkın sürede toplamda 30 milyonluk bir nüfusa temas etmiş olduk. 270-280 belediye ve ilçe belediyesiyle sözleşmeler yapıldı. 3–4 bin civarında şirket, yükümlülüklerini bu sistem üzerinden devretti. Türkiye genelinde 70-80 lisanslı firmayla anlaşmalar yapılarak yılda 2-3 milyon ton ambalaj atığı toplandı ve geri dönüştürüldü. Bunun yanında belediyelere ve kurumlara altyapı desteği de sağlandı.
Yani Türkiye bu konuda hem bilinçlenme hem de yapılan faaliyetler açısından aslında ciddi bir deneyime sahip bir ülke. Bugün hâlâ ‘daha işin başındayız’ deniliyor ama aslında öyle değil. 34 yıldır bu çalışmalar sürüyor: Önce gönüllü başladı, sonra yasal düzenlemeler geldi, Avrupa Birliği uyum süreciyle birlikte sistem oturdu. Toplanan atıklar ekonomiye geri kazandırıldı.
O zamanlar daha çok çevrenin korunması odaktaydı. Şimdi ise döngüsel ekonomi anlayışıyla bu atıklar birer hammadde niteliği kazandı. Atıkları işleyip hammadde olarak kullanacak sanayi kuruluşları daha fazla sorumluluk üstlendi ve üstlenmeye devam ediyor. Çünkü bu süreç artık ekonomik bir değer taşıyor.
Dediğim gibi, bu gelişmelerin çoğunun çıkış noktası Avrupa Birliği’nin döngüsel ekonomi paketi… Tabii biz Avrupa Birliği’nin içinde olmamamıza rağmen, en büyük ticaret ortağımız Avrupa Birliği olduğu için onların düzenlemelerinden çok etkileniyoruz.
Dünya ciddi bir iklim krizi ile karşı karşıya. Konuyla ilgili neler söylemek istersiniz?
Okyar Yayalar: 2015 yılının Aralık ayında Birleşmiş Milletler’in İklim Konferansı Paris’te yapıldı ve Paris İklim Anlaşması imzalandı. Türkiye Cumhuriyeti de Cumhurbaşkanlığı düzeyinde katıldı. Biz de ÇEVKO Vakfı olarak temsilen orada bulunduk. Bu tarihten itibaren ÇEVKO Vakfı olarak, ‘İklim Değişikliği ve Sürdürülebilirlik Çalışma Grubu’nu oluşturduk. 2015 yılında kurduğumuz bu çalışma grubu, iklim değişikliği alanında uygulamaların belirlenmesi için önemli bir adım oldu.
Paris İklim Anlaşması bir sonraki yıl yürürlüğe girdi. Ancak Türkiye Cumhuriyeti, anlaşmayı orada imzalamış olsa da, Paris İklim Anlaşması’nın iç süreçleriyle ilgili adımlarını 5 yıl sonra tamamladı.
Son 5 yılda bu alanda çalışmalarımızın hız kazanmasının nedeni, Avrupa Birliği’nin ‘Yeşil Mutabakat’ı olmuştur. Avrupa Birliği, Yeşil Mutabakat’ı gündeme getirdiğinde, Paris İklim Anlaşması’na imza atmamış ülkelerin ticarette dezavantaj yaşayacağını gördük. Bu nedenle Türkiye, yaklaşık 5 yıl sonra Paris İklim Anlaşması’nı kabul etti. Ancak sadece anlaşmayı imzalamak yeterli değil; ilgili yasalar ve düzenlemeler de hayata geçirilmeli. Bu süreçte İklim Yasası ve diğer düzenlemeler de yürürlüğe girdi.
“TÜRKİYE, 2053 İÇİN ‘NET SIFIR KARBON’ HEDEFİNİ BELİRLEDİ”
Mete İmer: Türkiye, 2053 için “net sıfır karbon” hedefini belirledi ve bu konuyu yakından takip ediyoruz. Biz de ÇEVKO olarak, iklim krizi farkındalığını artırmak amacıyla sanayi, üniversite ve siyasi topluluklarla birlikte çeşitli çalışmalar yapıyoruz. Son 5-6 yıldır toplumda farkındalığı artırmaya yönelik eğitimler ve etkinlikler düzenliyoruz.
Ambalaj atıkları konusunun güncel durumu nedir, sistem nasıl devam ediyor?
Mete İmer: Mesela TÜİK yakın zamanda bir atık istatistikleri yayınladı. Ben bunu incelemiştim; iki yıl önce yayınlanan raporu da ciddi şekilde detaylandırmıştım. Orada özellikle tüketim sonrası oluşan atıkların -ki bu belediyelerle ilgili olan evsel atıklar- ne kadarının geri dönüştürüldüğüne dair net bir veri, net bir bilgi yok. Biz bunların büyük ölçüde gömüldüğünü düşünüyoruz; düzenli depolama sahalarında bu şekilde görünüyor zaten.
Ama diğer taraftan ciddi bir geri dönüşüm miktarı da var. Geçen yıl itibarıyla Türkiye’de 50 milyon tona yakın bir geri dönüşüm gerçekleşmiş durumda.
“SADECE ‘YEŞİL VATAN’ DEMEKLE VATANI YEŞİL YAPMIŞ OLMUYORUZ”
İklim kriziyle ilgili finansman neden gerekli?
Mete İmer: Öncelikle şunu belirtmekte yarar var; finansman olmadan bu süreci yönetmek mümkün değil. Tabii ki kamu kurumlarının, özel sektörün, üniversitelerin farkındalık çalışmaları, ilişkileri, ortak akıl üretmeleri çok kıymetli. Ama özellikle Çevre, Şehircilik Bakanlığı ile şimdi oluşturulan İklim Başkanlığı bu konuda hem çerçeveyi belirlemek hem de finansman sağlamak açısından en kritik nokta.
Türkiye’nin bütün verilerine, bütün açıklamalarına bakıldığında bence en önemli sorun iklim krizidir. İklim krizine yönelik öneriler de bu yüzden çok önemlidir. Çünkü atıklar da bunun bir parçası. Atıkları tekrar değerlendirdiğimizde hem daha az felaketle karşılaşıyoruz hem de daha az ham madde yok ediyoruz. Dünyada nüfus artıyor ama ham madde miktarı azalıyor. Dolayısıyla bütün bu süreçlerin bir bütün hâlinde ele alınması gerekiyor.
Türkiye bugün vatandaşlarıyla, girişimcileriyle, özel sektörüyle ciddi bir birikime, potansiyele ve deneyime sahip bir ülke. Asıl mesele, tüm bu birikimin koordineli bir şekilde bir araya getirilmesi ve ilgili sorumlular tarafından bunun doğru şekilde yönetilmesidir.
En önemli güncel faaliyetlerinizden biri olan ‘Yeşil Nokta’ ile ilgili neler söylemek istersiniz?
Mete İmer: Yeşil Nokta, aslında uluslararası bir işaret ve 1990’lı yıllarda Almanya’da ortaya çıkmış. O dönemde söz ettiğimiz genişletilmiş üretici sorumluluğu anlayışı da buradan gelmiş. Almanya’da uygulamaya konan bu sistem, atıkları ayrı toplamak üzere bir fon oluşturuyor. Fonun mantığını şöyle özetleyebiliriz: Atık ürünlerin üzerine Yeşil Nokta işareti konuyor. Benim kartımda da, ürünün üzerinde de bu işaret yer alıyor. Bu uluslararası bir işaret ve Türkiye’de temsilcisi ÇEVKO Vakfı. Biz de bu sisteme ortak olduk ve 2003 yılında üye olduk.
Bu işaretin şirketler açısından anlamı şu: “Ben, bu ürünle ilgili mali sorumluluklarımı yerine getiriyorum.” Özelinde bulunduran şirketler için Yeşil Nokta bir marka niteliği taşıyor. Peki bu ne ifade ediyor? Diyor ki; “Ben, bu ürünle ilgili mali sorumluluklarımı yerine getiriyorum ve geri dönüşüm sistemine katkı sağlıyorum.”
Türkiye’de faaliyet gösteren ve bu sistemi uygulayan şirketlerin bizimle sözleşme yapmaları gerekiyor. Bu şekilde, 1480 şirketle birlikte hareket ediyoruz. Bunun dışında, bizim Yeşil Nokta ile de ayrı bir sözleşmemiz var. Bu sözleşme, şirketlerin Yeşil Nokta’yı kullanabilmesi ile ilgili kuralları belirliyor. Yeşil Nokta’yı kullanmak üzere, şirketlerin önce sözleşme imzalaması gerekiyor…
Yeşil nokta için ne tür kriterler söz konusu?
Mete İmer: Yeşil Nokta’yı kullanmak için öncelikle belirli piyasa kurallarına ve usullere uymak gerekiyor. Yeşil Nokta, yalnızca tehlikesiz atıklar ve ambalaj atıkları üzerinde kullanılabiliyor. Diğer atık türleri, özellikle tehlikeli atıklar için bu işaret kullanılamaz.
Dolayısıyla Yeşil Nokta’yı kullanmak isteyen şirketlerin, bu kurallara uygun hareket etmesi gerekiyor. Biz de çeşitli eğitimler veriyoruz; hem şirketlere yönelik hem de uygulamalı destek sağlıyoruz. Ayrıca, ödüllü programlarımız da var. Bu şekilde hem yurt içinde hem de yurt dışında farkındalığı artırmayı hedefliyoruz.
Üniversitelerle olan işbirliklerinizi de konuşalım biraz…
Mete İmer: Bazı şirketler, ürünlerinin çevre dostu olduğunu ve geri dönüştürülebilir olduğunu vurguluyor. Bu bir noktada moda hâline gelmiş durumda; ama aslında tüm dünyada uygulanan bir yöntem. Bunun için biz de Yıldız Teknik Üniversitesi ile birlikte Geri Kazanım Test ve Araştırma Merkezini kurduk. Burada, ürünlerin geri dönüştürülebilirliği, geri dönüştürülmüş malzeme içeriği, biyobozunurluk ve kompostlanabilirlik gibi testler yapılıyor. Geri dönüştürülebilirlik, geri dönüştürülmüş malzeme içeriği, biyobozunurluk ve kompostlanabilirlik gibi testler artık Türkiye’de de yapılabiliyor. Bu, Türkiye için yeni bir uygulama; daha önce yoktu. 2000’li yıllarda şirketler bu testleri yurt dışına göndermek zorundaydı. Şimdi ise bu süreç Türkiye’de de yürütülüyor. Ticaret Bakanlığı da tüketicilerin kandırılmasını önlemek amacıyla bir kılavuz yayınladı. 2022 yılında yayınlanan yönetmelik ile bu konularda hazırlık yapıldı.
Bir çevre beyanı verilecekse, şirketlerin bunu kanıtlaması gerekiyor. Üniversiteler veya yetkili kuruluşlar aracılığıyla belgeler oluşturulmalı ve doğruluğu sağlanmalı. Bu, gündemde oldukça önemli bir konu. Halkımız da bu konuda duyarlı ve bazı eksikliklerden şikayetçi.
Herkes çevre ve geri dönüşüm konularına önem veriyor ama gündemde tartışılan soru şu: “Bu çevre beyanı gerçekten doğru mu, değil mi?” İşte bunun için de bu alanda ciddi çalışmalar yapılması gerekiyor…
