
Bugün dünya yeni bir çağa giriyor. Kömürle başlayan, petrol ve doğalgazla şekillenen eski düzen yerini; enerji dönüşümü, dijitalleşme ve stratejik tedarik zincirlerinin belirlediği yeni bir döneme bırakıyor.
Bu yeni dönemde; altın, kritik mineraller ve nadir toprak elementleri sadece birer emtia değil, doğrudan ekonomik güvenliğin ve ulusal bağımsızlığın temel unsurları haline geldi.
Altın Madencileri Derneği (AMD) Başkanı Hasan Yücel ile gerçekleştirdiğimiz bu söyleşide, Türkiye’nin bu yeni çağdaki konumunu ve atması gereken stratejik adımları ele aldık.
“MESELE BAĞIMSIZLIK MESELESİDİR”
Bugün dünyada altın ve kritik mineraller neden bu kadar stratejik hale geldi?
Bugün artık dünyayı eski kavramlarla açıklamak mümkün değil. Çünkü içinde bulunduğumuz dönem, klasik ekonomik dengelerin ötesine geçmiş durumda. Küreselleşmenin sunduğu rahatlık yerini kırılganlığa bıraktı. Tedarik zincirleri koptu, enerji krizleri yaşandı, jeopolitik gerilimler arttı. Bu gelişmeler bize çok net bir şeyi gösterdi; bir ülkenin gerçek gücü, yalnızca ne kadar tükettiğiyle değil, neyi üretebildiğiyle ölçülür. Altın ve kritik minerallerin stratejik hale gelmesinin nedeni tam olarak budur.
Çünkü bu kaynaklar; sanayinin, teknolojinin, enerjinin ve finansal sistemin temel girdileridir. Siz bu girdilere sahip değilseniz ya da bunları üretemiyorsanız, başka bir ülkenin üretim sistemine bağımlı hale gelirsiniz. Bu yüzden ben her zaman şunu söylüyorum; bu mesele sadece madencilik meselesi değildir. Bu mesele; bir ülkenin bağımsızlığıdır, sanayisinin sürdürülebilirliğidir, teknolojik geleceğidir. Ham maddeyi üretmeden sanayi kuramazsınız. Sanayi olmadan teknoloji geliştiremezsiniz. Teknoloji olmadan da güçlü bir ekonomi kuramazsınız. Dolayısıyla bu zincirin ilk halkası madenciliktir. Ve o halka zayıfsa, sistemin tamamı zayıf olur.
“MADENCİLİK DEVLET POLİTİKASININ KONUSUDUR”
Türkiye bu dönüşümü yeterince doğru okuyabiliyor mu?
Türkiye’de bu konuda bir farkındalık oluştuğunu söylemek mümkün. Ama bu farkındalık henüz istenilen derinlikte değil. Çünkü bizde temel bir problem var; her konuyu çok hızlı şekilde siyasallaştırıyoruz. Oysa madencilik, enerji ve ham madde üretimi gibi başlıklar günlük politik tartışmaların konusu olamaz. Bunlar 20-30 yıllık perspektifle ele alınması gereken, süreklilik arz eden devlet politikalarıdır. Bugün dünyada başarılı olan ülkelere baktığınızda şunu görürsünüz; bu alanlarda tartışma değil, istikrar vardır. Kararlar bir kez alınır ve uzun vadeli uygulanır. Çünkü yatırımcı, sanayici, toplum da öngörülebilirlik ister. Madencilik; duyguyla değil akılla yönetilmesi gereken bir alandır. Refleksle değil stratejiyle yönetilmesi gereken bir alandır.
“KİMİN ÜRETTİĞİ DEĞİL, ÜLKEDE ÜRETİLMESİ ÖNEMLİDİR”
Türkiye’de altın madenciliğinin yabancı sermaye ile başlaması hâlâ tartışılıyor. Bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu tartışmayı doğru zemine oturtmak gerekiyor. 2000’li yılların başında Türkiye’de altın madenciliği fiilen başlamadan önce, bu alanda ne teknik bilgi vardı ne de risk sermayesi vardı. Madencilik özellikle altın arama faaliyetleri, yüksek risk içeren yatırımlardır. Bir bölgede yıllarca arama yaparsınız, milyonlarca dolar harcarsınız ve hiçbir sonuç elde edemeyebilirsiniz. Bu nedenle bu işin doğasında risk sermayesi vardır. Türkiye’de o dönemde bu risk sermayesini koyabilecek bir yapı yoktu. Yabancı sermaye bu noktada devreye girdi. Sadece finansman getirmedi; aynı zamanda know-how, teknik kapasite ve arama kültürü getirdi. Ama burada asıl önemli olan şu; bu işte kimin ürettiği değil, nerede üretildiği önemlidir. Çünkü siz üretmezseniz ithal edersiniz. İthal ettiğinizde döviz ödersiniz. Bu da cari açık demektir. Oysa ülkede üretildiğinde; yatırım burada yapılır, istihdam burada oluşur, katma değer burada kalır. Dolayısıyla meseleye ideolojik değil, ekonomik gerçeklik üzerinden bakmak gerekir.
“ÜRETİLEN ALTIN EKONOMİYE NASIL GİRİYOR?”
Türkiye’de üretilen altın piyasaya nasıl sürülüyor? Merkez Bankası’nın rolü nedir?
Bu süreç tamamen kayıtlı ve kontrollü bir sistem üzerinden ilerler. Türkiye’de üretilen altın doğrudan piyasaya ham halde verilmez. Öncelikle rafineri sürecinden geçer. Türkiye bu anlamda oldukça güçlü bir altyapıya sahiptir. Rafinerilerde altın uluslararası standartlara göre işlenir, saflığı belirlenir ve sertifikalandırılır. Bu aşama çok kritiktir çünkü altının finansal sistemde kullanılabilir hale gelmesini sağlar. Sonrasında altın iki ana kanala yönelir; birincisi kuyumculuk sektörü, ikincisi finansal sistem. Türkiye kuyumculukta dünya çapında güçlü bir oyuncudur. Altını sadece tüketen değil, işleyen ve ihraç eden bir yapıya sahiptir. İkinci önemli kanal ise Merkez Bankası’dır. Merkez Bankası, yerli üretim altın üzerinde ön alım hakkına sahiptir. Bu son derece stratejik bir mekanizmadır. Bu ne sağlar? Dışarıdan altın almak için döviz harcamazsınız. Kendi ürettiğiniz altını kendi rezervinize koyarsınız. Bu da ekonomik bağımsızlık açısından çok güçlü bir avantaj yaratır.
“ALTIN, CARİ AÇIĞIN EN KRİTİK KALEMLERİNDEN BİRİ”
Altının Türkiye ekonomisindeki yeri nedir?
Altın, Türkiye ekonomisinde çoğu zaman yeterince doğru konumlandırılmayan bir kalem. Oysa gerçekte altın, cari açığın en kritik bileşenlerinden biridir. Türkiye’nin enerji ithalatı ne kadar önemliyse, altın ithalatı da o kadar önemlidir. Hatta son yıllarda öyle bir noktaya geldik ki, artık “altın hariç cari açık” gibi bir kavram konuşuluyor. Bu bize şunu gösteriyor; altın sadece bir maden değil, makroekonomik bir denge aracıdır. Eğer siz altını içeride üretirseniz, döviz çıkışını azaltırsınız. Eğer üretmezseniz, bu yük artarak devam eder.
İkincisi, Türkiye çok güçlü bir kuyumculuk sektörüne sahip. Bu büyük bir avantajdır. Ürettiğimiz altını bu güçlü ekosistem sayesinde işleyerek katma değerli ürünlere dönüştürebiliriz. Bu sayede sadece ham madde üreten değil; tasarlayan, işleyen ve ihraç eden bir ülke haline gelebiliriz. Türkiye bu alanda doğru stratejilerle dünyanın sayılı merkezlerinden biri olabilir.
“ÜRETİM POTANSİYELİMİZİN YÜZDE 1 DEĞİL”
Türkiye’nin altın potansiyeli hakkında ne söyleyebilirsiniz?
1990’larda yaklaşık 6.500 ton olarak konuşulan altın potansiyeli, yapılan arama faaliyetleri ve ayrılan risk sermayesi sayesinde bugün 10 bin tonların üzerine çıktı. Bu, bugünkü fiyatlarla trilyon dolarlık bir ekonomik değere karşılık geliyor.
Bu süreçte en kritik unsur, potansiyeli rezerve dönüştürebilme kapasitesidir. Çünkü biz bu potansiyelin çok küçük bir bölümünü üretiyoruz. Yıllık üretim 30–35 ton seviyesinde. Yani potansiyelin yüzde 1’ine bile ulaşamıyoruz. Dolayısıyla mesele kaynak eksikliği değil; yatırım, planlama ve kararlılık meselesidir. Doğru politikalar ve uzun vadeli bir perspektifle Türkiye’nin altın üretimini 100 ton ve üzerine çıkarmak mümkündür. Bu da sadece madencilik açısından değil, cari açığın azaltılması ve ekonomik bağımsızlık açısından stratejik bir kazanım olacaktır.
“YENİ ÇAĞIN ADI: KRİTİK MİNERALLER ÇAĞI”
Altının ötesinde madencilik sektöründe nasıl bir dönüşüm yaşanıyor?
Dünya yeni bir çağa giriyor ve bu çağın merkezinde enerji dönüşümü, dijitalleşme ve ileri teknoloji var. Elektrikli araçlardan batarya sistemlerine, yapay zekâdan veri merkezlerine kadar bugün kullandığımız tüm kritik teknolojiler, doğrudan minerallere bağlı.
Bu nedenle artık madencilik sadece altın ya da geleneksel kaynaklardan ibaret değil. Lityumdan kobalta, nadir toprak elementlerinden nikel ve bakıra kadar geniş bir yelpazede yeni bir stratejik alan oluşuyor. Bu tablo bize şunu söylüyor: Önümüzdeki dönem, açık şekilde “Kritik Mineraller Çağı”dır.
Bu çağda güçlü olmak isteyen ülkeler için mesele yalnızca bu kaynaklara sahip olmak değil; onları üretmek, işlemek ve katma değere dönüştürebilmektir. Çünkü ham maddeyi çıkaramayan, işleyemeyen ve teknolojiye entegre edemeyen ülkeler, yeni dünyanın üretim zincirinin dışında kalır.
Dolayısıyla madencilik artık bir sektör olmanın ötesinde, enerji güvenliğinin, sanayi politikasının ve teknolojik bağımsızlığın temel taşı haline gelmiştir.
“KÜRESELLEŞME BİTTİ, KAYNAK MİLLİYETÇİLİĞİ BAŞLADI”
Dünya neden bu noktaya geldi?
Çünkü küresel sistem ciddi bir kırılma yaşadı. Uzun yıllar boyunca hâkim olan anlayış şuydu: “Ben üretmem, başkası üretir, ben satın alırım.” Ancak son yıllarda yaşanan krizler bu modelin ne kadar kırılgan olduğunu ortaya koydu.
Pandemiyle başlayan tedarik zinciri kopuşları, ardından gelen enerji krizleri ve artan jeopolitik gerilimler şunu net şekilde gösterdi; eğer kritik bir ürünü kendiniz üretmiyorsanız, ihtiyaç duyduğunuz anda ona erişemeyebilirsiniz. Para her zaman çözüm değildir; çünkü kriz anlarında ülkeler önce kendi ihtiyaçlarını korur.
En son Hürmüz Boğazı’nda yaşanan gelişmeler bunun en çarpıcı örneklerinden biri oldu. Daracık bir geçit, küresel enerji akışını etkileyerek tüm dünyanın ekonomisini sarsabildi.
İşte bu yüzden dünya yeni bir refleks geliştirdi. Ülkeler artık yalnızca ticaretin akışına güvenmiyor, kendi kaynaklarına yöneliyor, yerli üretimi artırmaya çalışıyor ve stratejik alanlarda dışa bağımlılığı azaltmayı hedefliyor.
Bu dönüşüm bir tercih değil, bir zorunluluktur. Çünkü mesele sadece ekonomi değil; enerji güvenliği, sanayi sürekliliği ve ulusal dayanıklılıktır. Bu nedenle bugün geldiğimiz noktada küreselleşmenin yerini giderek daha fazla “kaynak milliyetçiliği” almaktadır.
Türkiye, bu dönüşüme hazır mı?
Türkiye’ye baktığımızda hem güçlü avantajlarımız hem de önemli eksiklerimiz var. Avantajımız şu; Türkiye jeolojik olarak hâlâ tam anlamıyla keşfedilmiş, tam anlamıyla üretilmiş bir ülke değil. Yer altı kaynakları açısından ciddi bir potansiyele sahibiz. Ayrıca lojistik konumumuz, bölgesel erişim gücümüz ve üretim merkezlerine yakınlığımız çok büyük bir stratejik avantaj sağlıyor.
Ancak dezavantajımız şu: Sadece altında değil, kritik mineraller ve nadir toprak elementleri alanında da bu potansiyeli zamanında üretim aşamasına taşıyacak yatırımları yeterince yapamadık. Kaynağı tespit etmek yetmez; onu çıkaracak, işleyecek, rafine edecek ve sanayiye entegre edecek teknolojiye ve yatırıma da sahip olmanız gerekir. Türkiye’nin önündeki en büyük görev budur.
Kısa vadede başarı mümkün mü? Evet, mümkündür. Ama bunun için yalnızca rezerv tespiti yetmez. İzin süreçlerinin öngörülebilir hale gelmesi, uzun vadeli devlet politikalarının oluşturulması, arama yatırımlarının teşvik edilmesi, işleme ve rafinasyon kapasitesinin geliştirilmesi ve yerli-yabancı sermayeyi güven içinde çekecek bir yatırım ortamının kurulması gerekir. Türkiye bunu başarabilirse yalnızca altın rezervlerini artıran bir ülke olmaz; aynı zamanda yeni çağın stratejik mineral haritasında söz sahibi ülkelerden biri haline gelir.
