
Yaşanan olumsuzluklar sebebiyle Türk çimento sektörünün bir yön arayışı içerisinde olduğunu söyleyen Medcem Çimento Grubu CEO’su Mehmet Ali Ceylan, “Hem iç piyasada hem de dış piyasalarda hissedilir daralmalar söz konusu. Depremde yıkılan şehirlerin yeniden inşası dolayısıyla iç pazarda bir tüketim artışı olmuştu. Ancak, depremin yaşandığı bölgelerdeki inşaat faaliyetleri azaldıkça, sektörümüzde tüketimin azaldığını görüyoruz. Globalde, sürdürülebilirlik ajandası çevresinde baskı altında bulunan sektörümüz, jeopolitik gerginliklerden de nasibini alıyor! Bu gerginliklerin neticesinde oluşan enflasyonist baskı dalgası, gelecek dönemde sektörümüzü olumsuz etkileyebilir” dedi.
Dünyada çimento üretiminin, küresel karbon emisyonunun yaklaşık %7,5’ini oluşturduğu kabul ediliyor. Bu yüksek oran, sektörün karbon ayak izinin azaltılması noktasında büyük bir dönüşüm geçirmesi gerektiğini de ortaya koyuyor. Çimento sektörünün çevresel etkilerinin giderek daha fazla sorgulandığı bu dönemde dijitalleşme ve sürdürülebilirlik gibi yeni trendler daha fazla önem kazanıyor.
Tüm bu gerçekler ışığında bir araya gelerek röportaj yaptığımız, sektörün önemli firmalarından Medcem Çimento Grubu CEO’su ve Yönetim Kurulu Üyesi Mehmet Ali Ceylan ile Türk çimento sektörünün üretim gücünü, ihracat kapasitesini, sektörün sürdürülebilirlik çalışmaları ve sanayicilerin sorunları başta olmak üzere; Medcem’in sektördeki konumunu, yatırım planlarını Ar-Ge ve inovasyon çalışmalarını konuştuk.
Türk sanayicisi günümüz ekonomik şartlarında gardını nasıl almalı, sizler bu konuda nasıl bir planlama yapıyorsunuz?
Planlama yapabilmek için öncelikle öngörü yapabilmeyi başarmanız gerekir. Elbette gelecekle ilgili olan her şey kendi içinde riskler barındırır. Ancak, günümüzde görüş mesafesinin çok daraldığı bir dönemden geçiyoruz. Bu nedenle, riskleri yönetmek her geçen gün daha zorlaşıyor, yapılan planların vadeleri ise daralıyor. Dışsal risklerin bu denli arttığı dönemlerde toplam riski azaltmak için içsel riskleri minimize etmek gerekir. Zira dışsal riskler üzerindeki kontrolünüz doğal olarak içsel riskler üzerindeki kontrolünüze göre daha zayıftır.
Bu nedenle, bu dönemlerde, riskli yatırımlardan kaçınmak, dengeye dayalı iş modelleri geliştirme ve bunlara sadık kalabilme çok önemli. Aynı zamanda, bu tarz dönemler operasyonel süreçlerde verimliliği artırmak üzere süreçleri gözden geçirme açısından da kritik zamanlar.
Önümüzdeki süreç hem ülkemizde hem dünyada yön belirlemede sıkıntı yaşadığımız bir dönem. Temkinli hareket etmekte fayda var. Eski dönemlerden farklı olarak uluslararası politika anlamındaki değişiklikleri de doğru okumak gerektiği kanaatindeyim. İkinci Dünya savaşı sonrası oluşan küresel düzen pek çok yönden değişiyor gibi görünüyor. Bu derin değişim sürecinin tüm bireyler, tüm ekonomik birimler üzerinde büyük etkileri olacak. Kısa vadeli risklere odaklanırken, dünyanın bu değişim sürecinin yaratacağı orta ve uzun vadeli etkileri öngörmek kritik önem taşıyor.
Risk analizleri, günümüzdeki risk algısının, toplumun pandemi döneminde yaşadığının çok daha ötesinde olduğunu gösteriyor. ABD Başkanı Kennedy’ye atfedilen bir söz vardır, “Çinliler kriz kelimesini iki harfle (karakterle) yazar; biri tehlikeyi, diğeri fırsatı temsil eder” diye. Klasik olacak belki ama, tehlikelere karşı temkinli, oluşabilecek fırsatlar için da tetikte olmalıyız.
Savaşların gölgesinde sektörünüzde işler nereye doğru evriliyor?
Bunları iki başlıkta incelemek lazım. Biri makro etkiler, diğeri ise mikro etkiler. Makro etkiler zaten dünyadaki bütün sektörleri etkileyebilecek olan etkiler, enerji fiyatlarının yüksek seyretmesinin yarattığı enflasyonist baskı gibi… Bunlar mutlaka bizi etkileyecek. Belli ki, faizlerin düşeceği ve tekrar ekonominin hareketleneceği bir dönem biraz daha ötelenmiş oldu savaşla birlikte. Ne ölçüde ve ne derinlikte ötelendi bunu henüz tam olarak bilmiyoruz.
Enflasyon sadece ülkemizin sorunu değil elbette. Ancak biz bu savaşa henüz enflasyonu makul bir patikaya oturtamadan yakalandık. Hatta bu dönem belki son 3 yıldır sabırla uygulanmaya çalışılan enflasyonla mücadele politikasının meyvelerini toplamaya başlayacağımız bir dönemdi. Açıkçası beklentimiz de 2026’nın ikinci yarısında faizlerin aşağı çekilmesiyle birikmiş talebin harekete geçmesini bekliyorduk. Ama şimdi ekonomi yönetimi haklı olarak faizleri hemen indirmek istemeyecektir. Dolayısıyla, hükümet farklı bir ekonomi programı takip etmeye karar vermezse, düşük faizlerin yaratacağı ekonomik hareketlenme beklentisi bir süre daha rafa kalkmış oldu.
Sanayiciler bir süredir yüksek faiz ile daralan talep ortamında zorlanarak yola devam etmeye çalışıyordu. Bu politikanın doğal sonucu olarak, değerli Türk Lirası ihracat yapmayı zorlaştırmaktaydı. Şu anda devam eden savaş kaynaklı yaşanan petrol fiyat artışlarının yarattığı enflasyonist etki de bu resme eklendi diyebiliriz.
Türk çimento sektörü yön arayışında diyebilir miyiz?
Kesinlikle. Çünkü hem iç piyasada hem de dış piyasalarda daralmalar söz konusu. Depremden etkilenen şehirlerimizin yeniden inşası dolayısıyla iç pazarda bir tüketim artışı olmuştu. Ancak, bu bölgede hedeflenen konut inşaatı miktarlarına ulaşıldığından, bu etkinin sönümlendiğini görebiliyoruz. Diğer taraftan, Türkiye’de faizlerin yüksek olması nedeniyle konut ihtiyacını karşılamaya yönelik özel kesim yatırımları sınırlı kalıyor. Kentsel dönüşüm yatırımları devam ediyor olsa da istenilen hızda değil. Ana ihracat pazarlarımızda Uzak Doğu ve Kuzey Afrika’dan gelen rakiplerimizin derinleştirdiği bir rekabet ile karşı karşıyayız. Avrupa’daki uygulanmaya başlanan, Büyük Britanya’da da 2027 yılında uygulanacak olan Sınırda Karbon Düzenlemesi Mekanizması uygulamaları sektörün ilgili bölgelere yapacağı ihracatı olumsuz yönde etkileyecek gibi duruyor. Buna ek olarak, Made in Europe düzenlemesi olarak adlandırılan regülasyon da sektörümüz açısından bazı riskler barındırıyor. Tüm bunların üstüne, savaşın yaratacağı enflasyonist baskı da cabası. Kısacası, sektörümüz pek çok faktörün ortasında bir yön arayışında diyebiliriz.
Türk çimento sektörünün globaldeki rolü nedir?
Türk çimento endüstrisi yüz yılı aşkın bir geçmişe sahip. Dünyanın en büyük 5. Üreticiyiz. İhracatta ise Vietnam ile birlikte ilk ikide yer alıyoruz. Bu anlamda, dünya çimento sektöründe önemli bir konumda olduğumuzu söyleyebiliriz. Son dönemde Uzak Doğu ve Kuzey Afrika’daki rakiplerimiz ile ana pazarlarımızda bir rekabet mücadele içerisine girdik. Çimento standardize edilmiş bir ürün, bu nedenle fiyat önemli bir rekabet aracıdır ama biz sadece fiyata dayanmadan, ürün ve hizmet kalitemizle de rekabet etmeye çalışıyoruz. Türk çimento sektörü ihracat müşterilerimiz için her daim güvenilir bir ticaret partneri olmuştur. Bunun avantajını yaşıyoruz ama ihracatta rekabetin giderek çetinleştiği de bir vakıa.
Sektörünüzde marka mı ön planda, yoksa fiyat mı?
Markanın bir etkisi var elbette ama bu sınırlı bir etki, diğer sektörlerde olduğu kadar değil. Az önce de ifade ettiğim üzere, çimento görece standardize edilmiş bir ürün. Öte yandan, üretimde güvenilirlik, kalitede stabilite, hizmette kalite, müşteriler ile doğru ilişkiler kurabilme, yeni döneme ve farklı ihtiyaçlara hitap edebilen geniş bir ürün yelpazesine sahip olabilme gibi pek çok farklı faktör de marka imajının oluşumuna destek veriyor. Bu faktörlerin doğru bir karma halinde müşteriye sunulması lazım. Tamamen fiyata dayalı bir politika rekabet gücünü çok zayıflatır. Müşterinin bu ilişkiden elde ettiği toplam faydayı küçültür, üreticiyi ise sadece fiyat faktörüne hapseder. Hatta bu yaklaşım gelişime de ket vurabilir. Bu nedenle, pek çok faktör ile doğru bir karma yapılabilirse, uzun dönemde iyi bir rekabet gücüne ulaşılabilir. Örneğin, bizim sektörde son dönemde sürdürülebilirlik başlığı önemli bir rekabet alanı olarak öne çıkıyor. Dolayısıyla, kaliteden taviz vermeden düşük karbon ayak izine sahip olan çimento çeşitleri üretebiliyor olmak sektörümüz için yeni bir rekabet alanı.
Medcem’de her daim ürününün kalitesi, kalitesinin stabilitesi her daim alıcılar tarafından tercih sebebi olmuştur. Uluslararası müşterilerimizin bizimle olan ticaretlerine uzun yıllar boyunca sadakatle devam ediyor olmaları, bizim kalite ve hizmet hassasiyeti politikamızın bir yansımasıdır. Bu başarı, bizim en önemli performans değerlendirme kriterlerimizin başında gelmektedir.
Medcem özelinde 2025’i nasıl değerlendirirsiniz, 2026 ile ilgili neler söyleyebilirsiniz?
Bizim için görece iyi bir yıldı, sektör açısından da öyle diyebiliriz. Çimento sektörümüz yılı 78 milyon ton iç satış ve 21 milyon ton ihracat ile kapattı. Bu denli yüksek satış miktarlarına ulaşmanın temelinde, güçlü seyreden kamu yatırımları ve deprem bölgesindeki inşaat faaliyetleri vardı. Bana göre, bu sene böyle bir rakamı yakalamamız mümkün değil. 2026 yılının ikinci yarısında faiz politikasının değişmesi ile özel kesim yatırımlarının artacağını umuyorduk ama bu savaş gündemiyle durumun nereye evrilebileceğini kestiremiyoruz.
Özetle, 2026’da iç tüketimde bir daralma göreceğiz diye tahmin ediyoruz. Çimento ve klinkerde ihracatta da düşüşler yaşanmasını beklemekteyiz.
Karbon ayak izini azaltma konusunda Medcem’in politikası nedir?
Biz 3 yıl önce 5 yıllık zamanı kapsayan stratejik yol haritamızı çizmiştik. Bu planın iki ana alt başlığı bulunmaktaydı. Bunların ilki niteliksel gelişim ve dönüşüm, ikincisi ise niceliksel büyüme idi. Niteliksel gelişim başlığımızın alt başlıkları ise sürdürülebilirlik, dijitalleşmeydi ve sosyal dönüşümdü aslında. Sürdürülebilirlik başlığı altında atık yakma oranımızı ciddi şekilde arttırdık. Özellikle bio yakıt tüketiyoruz ve farklı alternatif yakıtlar da kullanmaya başladık. Mısır koçanı, atık lastikler, orman ürünleri gibi bizim fırınlarımızda yakabileceğimiz, karbon ayak izi düşük olan her türlü atıkla ilgileniyoruz. Diğer taraftan yenilenebilir enerji yatırımlarımız devam ediyor. İkinci hattımız için de atık ısıdan geri kazanım tesisi kurduk. Aynı zamanda 20 megavat kurulu güneş enerjimiz var, atık ısıdan geri kazanım tesisimiz var. Onun dışında hedefimiz yenilenebilir enerjideki büyümemizi devam ettirebilme. Ayrıca, çimentosal katkı ürünleri tedarik edip katkılı çimento üretiyoruz.
Diğer taraftan yapay zekayı çok ciddi şekilde kullanmaya başladık. Hem verimlilik için hem de üretimdeki dalgalanmaları tamamıyla ortadan kaldırabilmek için. Bununla ilgili birkaç start up şirketiyle çalışma yaptık. Dijital olgunluk testimizi de yaptık, globalde de kendi sektörümüzde çok iddialı bir pozisyondayız. Hatta şimdi Sanayi Bakanlığı Dijital Dönüşüm Merkezi unvanını almak için başvuruda bulunduk, bunda da son aşamaya geldik. Sektörde bir ilk olduğu gibi genele baktığımız zaman da bunu alan çok fazla firma yok şu an. Bunun dışında dijital ikizini oluşturduk fabrikamızın. Pek çok sensör yerleştirip fabrikamızın verimliliğini eş zamanlı takip edebiliyoruz, önleyici bakım çalışmaları yapabiliyoruz. Maliyetleri azaltıp, verimliliği arttırmak ana hedefimiz.
Avrupa’daki bazı ülkeler karbon ayak izi ile ilgili taahhütlerini yavaşlatma, öteleme kararları almaya başladı. Konuyla ilgili neler söyleyebilirsiniz?
Yaşanan savaşlardan kaynaklı petrol fiyatlarının artması, AB ülkelerinin bu anlamdaki politikalarını yavaşlatıyor olabilir ancak, bu ajandanın gündemden kalkacağı anlamına gelmez. Sadece zamana yayılabilir ya da diğer ülkelere yayılması zaman alabilir. Bize göre sektördeki önemli rekabet alanlarından birisi bu nokta. Karbon ayak izi azaltma noktasında pozisyon almak çok kıymetli.
Yatırımlar açısından Medcem’in güncel projelerinden de bahseder misiniz?
Hedefimiz, uzun vadede globalde etkin pozisyonda bulunan orta ölçekli bir yapı malzemesi firmasına dönüşmek. Tüm çalışmalarımız bu yönde ilerlemekte.
Stratejik büyüme planı çerçevesinde yurtdışında terminalleşme çalışmalarımız var. Bununla ilgili Büyük Britanya’da 3 tane terminal yatırım yaptık. Bu terminallerimiz, Londra, Liverpool ve Glascow pazarlarına hizmet veriyor. Kıta Avrupası’nda Belçika ve İtalya’daki terminallerimizi de geçen sene devreye aldık. KKTC’de bir terminalimiz faaliyette. Afrika’da ise Tunus ve Kamerun’da değirmenlerimiz bulunuyor. ABD’de bizim ilgimizi çeken bir pazar. Burada, Florida’da yine bir değirmen yatırımımız var, bu da sene sonunda devreye girecek.
Fabrikada zaten ikinci hattımızı 2 yıl önce devreye almıştık. Şimdi bu büyük yatırımı tamamlayıcı yatırımlar yapıyoruz. Ana hedeflerimizden biri yeşil lojistiğe geçmek. Hem hammadde operasyonlarımızı hem de limana ürün taşıma operasyonlarımızı elektrikli araçlar ile gerçekleştirme amacındayız. Bu operasyonlar halihazırda müteahhitler tarafından dizel motorlu araçlar vasıtasıyla gerçekleştiriliyor. Bu araçlar bilindiği üzere yüksek kottan dolu vaziyette inerken oluşan kinetik enerjiyi elektrik enerjisine döndürüp bataryalarını şarj edebiliyorlar. Yukarı boş çıkarken ise elektrik sarfiyatlarını sınırlı kalıyor. Bu nedenle, söz konusu araçlar bu operasyonu sonsuz döngü diye tabir ettiğimiz, hiçbir şekilde kendini şarj etme ihtiyacı olmadan tamamlayabiliyorlar. Dolayısıyla bu ciddi bir verimlilik ve sürdürebilirlik projesi olarak öne çıkıyor. Bunun yanında uzun vadede globalde fabrika satın alımları yaparak büyümeyi hedefliyoruz.
Ar-Ge ve inovasyon çalışmalarınız hakkında bilgi verir misiniz?
2 sene önce Ar-Ge ve İnovasyon Merkezimizi kurduk. Eş zamanlı olarak yürüttüğümüz de 7-8 projemiz var. Aynı zamanda ODTÜ Teknoloji Transfer Merkezi ile sanayi-üniversite iş birliği anlaşması yaptık. Çimentonun dayanımında kayıp yaratmadan içinde kullanılan katkı miktarını artırmaya imkan verecek özel katkı kimyasalları geliştirmeye çalışıyoruz. Ayrıca, çimentosal ürünlerin dayanımlarını artırarak, çimento içinde klinker oranını azaltmaya yönelik çalışmalarımız da mevcut. Bunlar hem sürdürülebilirliğe katkı sağlayacak, hem de şirketimizin rekabetçiliği arttıran projeler. Ar-Ge merkezimiz, fabrikamızda bulunuyor. Bunu önemsiyoruz çünkü üretimle konuşarak çalışmayı tercih ediyoruz. Burada gerçek bir verimlilik yaratmak peşindeyiz, zaten bu yüzden de Ar-Ge Merkezimizi akredite etmeyi düşünmeden bir belge arayışı peşinde koşmadan sadece inovasyon temelli olarak burayı açtık. Ülkeye, sektöre, şirketimize katkı sağlamak için. Ar-Ge zihniyeti, bence sadece teknik birimlerin değil, şirketin diğer birimlerinin de iş yapış kültürünün değişmesine vesile oluyor.
