
2024 yılı Nobel Ekonomi ödülünü alanlardan biri Daron Acemoğlu idi. Acemoğlu Ulusların Zenginliği ve Dar Koridor adlı eserlerinde, kalkınma ve medeniyet meselelerini tartışmakta. Bir ülkenin kalkınmasında ve refahı yaymasındaki ana unsurların neler olduğuna detaylı bir inceleme ile Acemoğlu, okuduğunuzda ufkunuzu açan muazzam bir analiz yapmaktadır. Acemoğlu’nun yine çığır açan bir başka eseri ise Teknoloji ve İktidar. Bu kitabında Acemoğlu ve kitabın diğer yazarı olan Simon Johnson, teknolojik ilerlemenin insan hayatına ne ölçüde katkı sağlayacağını tartışmakta ve hangi koşullar altında teknolojinin insanların yaşam kalitesini ilerleteceği sorusuna yanıt almaktadır.
Öncelikle belirtelim ki, teknolojik ilerleme daha medeni ve kalkınmış bir toplumun da oluşabileceğinin garantisini veremez. Günümüzden 350 sene öncesinden baktığımızda, her birimizin hayatı dönem insanının hayatına göre çok daha konforlu ve kolaydır.
Artık geçmişteki çok ölümcül hastalıkların tanısını ileri teknoloji görüntüleme cihazların yardımıyla kolaylıkla koyabiliyor, basit ilaçlarla hızlı tedavileri başarabiliyoruz. Ulaşımdaki hızımız akıl almaz bir noktaya geldi. Aylarca sürecek seyahatleri, saatler içinde yapabiliyoruz. Evlerimizde suyumuz, hatta sıcak suyumuz, ısınmamız, elektriğimiz şehirlerimizde 24 saat çalışan atık su sistemlerimiz var. Son 10 yılda dijital araçlarımız ile çok verimsiz olabilecek bürokratik işlemleri hiç evden çıkmadan yapabiliyoruz. İnternetin olmadığı bir dünyada çocuklarımız ne yapacaklarını bilemeyecek kadar yeni teknolojilere ayak uydurmuş durumda.
Tüm bu başarılar kapitalizmin kendini yenileyebilme ve değişme / dönüşme yeteneğinin bir sonucudur. Ancak, ne yazık ki çözmemiz gereken daha önemli sorunlarla karşı karşıyayız. Bir taraftan en amansız hastalıklara çareler üretiyoruz ancak bu çareleri toplumun her kesimine ulaştıramadan bir azınlığın önüne sunuyoruz. Eğitim bugün sınır tanımayan teknolojilerle bezendiği halde, özellikle ülkemizde çok önemli bir oranda çocuğumuz sağlıklı gıdaya erişememektedir. İnsan nüfusu bir taraftan artmaya devam ederken, diğer taraftan, bu kadar insanı sağlıklı doyurabilecek gıdaya erişimde önemli sorunlar yaşıyoruz. Kısaca, teknolojik ilerleme, akıl sınırlarımızı zorlayacak ve bir zamanlar hayal olabilecek çareleri üretirken, bu çarelere erişimde daha da derinleşen bir eşitsizlik ile karşı karşıyayız.
Acemoğlu ve Johnson, İktidar ve Teknoloji kitabında, tam da bu sorunu ele almaktadır. Teknolojik ilerleme kaçınılmazdır. Ancak biz teknoloji nerede ve nasıl kullanmalıyız? İşte bu sorunun cevabı, gelecekte yaşayacağımız refahın veya felaketlerin de yanıtını verecek.
Teknolojik ilerlemenin cazibesi ve “tekno-iyimserlik” olarak da adlandırabileceğimiz her şey çok güzel olacak fikri, aslında pek de yeni değildir. 19. Yüzyıl filozoflarından J. Bentham, yeni teknolojilerin insanların yeteneklerini artıracağını bunun da tüm ekonominin üretkenliğini artıracağını belirtmiştir. Yine ekonominin babası sayılan A. Smith daha iyi makinaların, daha büyük ustalık ve verimlilik getireceğini, bunun da daha verimli bir iş bölümü ile emeğin fiyatının artacağını savunur. J. M. Keynes ve D. Ricardo ise başta tekno-iyimser bir yaklaşımda olsa da, teknolojinin işsizlik getireceğini ön görmüş ve yaşam standardımızı iyileştirmede kuşkularını dile getirmişlerdir.
Acemoğlu ise “üretkenlik vagonu” olarak adlandırdığı terimle üretkenliği artıracak makine ve üretim yöntemlerinin işçi ücretlerini artırabileceğini belirtir. Bu nedenle de zamanla önce girişimciler daha sonra çalışanlar bu vagona binmek ister. Şirketlerin daha üretken altyapı kurmaları, üretkenliklerini artırır, daha çok işçiye ihtiyaç duymaya başlar. Bu da basit şekilde emeğe olan talebi artırır ve genel ücret seviyesinde bir artış meydana gelecektir. Ancak bu mantık her koşulda çalışmaz. Çünkü üretkenliğin artması, her koşulda emeğe olan talebi artırmaz. Çünkü burada esas bakmamız gereken, işçilerin marjinal üretkenliğinin artıp artmamasıdır.
Bu zorlayıcı kavramı yine Acemoğlu ve Johnson’dan aldığımız bir örnek ile açıklamaya çalışalım: Bir araba tamir ustası, elindeki elektrikli vida sökücüler, havalı cırcır veya hidrolik liftler sayesinde günler sürecek ve büyük fiziksel efor sarf edeceği araba tamir işlerini, saatler hatta dakikalar içinde bitirebilecektir. Bu durumda, bu teknoloji için işçinin marjinal üretkenliğini artırdığını söyleyebiliriz. Diğer taraftan, marketlerde yer alan ve kasiyer olmadan müşterilerin kendi ürünlerini kendilerinin kasadan geçirip ödeme yaptığı makinelerde işçinin marjinal üretkenliği çok düşük, hatta sıfırdır. Çünkü artık kasiyere ihtiyaç duymayız.
Bu noktada, işyerinin üretkenliği mutlaka artacaktır, ama birinde işçi işini daha kolay ve hızlı yaparken, diğerinde işinden olacaktır. Araba tamir ustası, becerilerini bu yeni teknolojiyi kullanmak yönünde geliştirmelidir. Kasiyer ise (bulabilirse) yeni bir iş aramalıdır.
İşçilerin marjinal üretkenliğini artırmak yönünde bir gelişme, yeni işler yaratma potansiyeline sahiptir. Araba tamircisinin kullandığı hidrolik liftin bakımını veya arızasını giderecek bir başka işçiye de ihtiyaç olacaktır. İşte bu nokta, tekno-iyimserlerin medyada altını çizdikleri şeydir. “yeni teknolojiler, insanların becerilerini artırırken, yeni istihdam alanları da açacaktır” düşüncesi üzerinde dururlar.
Ancak ya kasiyerin senaryosu gerçekleşirse? Bu durumda karşılaşacağımız manzara, milyonlarca işçinin işsiz kalması, sınırlı bir azınlığın, yaratılan refahtan daha büyük pay alarak var olan eşitsizliklerin daha da derinleşmesi olursa?
İşte tam da bu noktada, hepimizin teknolojiyi nasıl kullanacağımızı düşünmesi gerekir. Internet ile çocuklarımızın daha kaliteli ödevler/projeler yapmasını da sağlayabiliriz, saatlerce oyun oynayarak yeni tip cahil bir nesil de ortaya çıkarabiliriz…
