
Gıda artık yalnızca tarlanın, fabrikanın ya da market rafının konusu değil; ulusal güvenliğin, ekonomik bağımsızlığın ve toplumsal huzurun temelidir.
Bir ülkenin bağımsızlığı yalnızca sınırlarını koruyabilmesiyle ölçülmez. O ülkenin insanını doyurabilmesi, temel gıda maddelerini sürdürülebilir biçimde üretebilmesi ve kriz anlarında toplumunu dış müdahalelere karşı koruyabilmesi de egemenliğin asli şartıdır. Bu nedenle gıda, artık yalnızca tarım politikalarının ya da piyasa fiyatlarının konusu değildir; doğrudan bir millî güvenlik meselesidir.
Pandemi sırasında kırılan tedarik zincirleri, ihracat yasakları ve lojistik darboğazlar bize çok yalın bir gerçeği gösterdi: Paranız olsa bile her zaman gıdaya ulaşamayabilirsiniz. Ardından yakın coğrafyamızdaki savaşlar geldi. Tarım alanları devre dışı kaldı, enerji ve gübre arzı aksadı, tahıl koridorları diplomatik pazarlık unsuruna dönüştü. Böylece gıdanın yalnızca ekonomik bir meta değil, gerektiğinde jeopolitik bir silah olarak kullanılabileceğini hep birlikte gördük.
Tam da bu nedenle gıdanın ekonomi politiğini konuşmak zorundayız. Çünkü sofraya gelen her ürünün arkasında yalnızca toprak, su ve emek yoktur; güç ilişkileri, dışa bağımlılıklar, kamu tercihleri ve bölüşüm kararları vardır. Gıdayı kimin, hangi girdilerle, hangi üretim ilişkileri içinde ve ne ölçüde kamusal denetim altında ürettiği; toplumun geleceğini belirleyen siyasal bir tercihtir.
Burada iki kavramı birbirinden ayırmak gerekir. Birincisi gıda arz güvencesidir: Bir ülkenin temel gıdaları yeterli miktarda, kesintisiz ve erişilebilir biçimde sağlayabilmesi. İkincisi ise gıda güvenilirliğidir: Bu gıdanın insan sağlığını tehdit etmeyen, kaliteli ve mevzuata uygun nitelikte olması. Rafların dolu olması tek başına yeterli değildir; o raflardaki ürünün güvenilir ve toplumun bütün kesimleri için satın alınabilir olması gerekir. Üretim miktarı artarken vatandaşın sağlıklı gıdaya erişimi azalıyorsa, ortada gerçek bir başarı yoktur.
Kendine yetebilme kavramını da doğru yere oturtmalıyız. Kendine yetebilmek, dünyaya kapanmak ya da dış ticareti reddetmek değildir. Stratejik ürünlerde asgari üretim kapasitesini korumak; tohumu, yemi, gübreyi, suyu, enerjiyi ve insan kaynağını akılcı biçimde yönetmek demektir. İthalatı üretimin alternatifi değil, planlı ekonominin tamamlayıcı aracı olarak görmek demektir. Kısacası mesele her ürünü ne pahasına olursa olsun üretmek değil; kriz zamanında hangi ürünlerde başkasının kararına mahkûm olmayacağımızı önceden belirlemektir.
Türkiye açısından kırılganlık en açık biçimde tahıllar, yağlı tohumlar, yem hammaddeleri ve hayvancılıkta görülüyor. Yem girdilerindeki dışa bağımlılık yalnızca yetiştiricinin maliyetini artırmıyor; etin, sütün ve süt ürünlerinin fiyatını da doğrudan belirliyor. Döviz yükseldiğinde ahırdaki hayvanın maliyeti, marketteki sütün fiyatı ve ailenin sofrasındaki proteinin miktarı aynı anda etkileniyor. Bu yüzden hayvancılık politikası; yem bitkileri, mera yönetimi, bitkisel üretim deseni ve üretici gelirleriyle birlikte ele alınmadıkça kalıcı bir çözüm üretilemez.
Benzer bir yanlış döngü temel bitkisel ürünlerde de yaşanıyor. Buğday, mısır, ayçiçeği ve bakliyatta kısa vadeli fiyat baskısını azaltmak için başvurulan ithalat, doğru zamanda ve doğru ölçüde kullanılmadığında yerli üreticinin gelecek sezon kararını bozuyor. Ekim alanı daralıyor, üretim kapasitesi zayıflıyor, ardından daha fazla ithalat ihtiyacı doğuyor. Bugünün fiyatını bastırırken yarının arzını tehlikeye atan bu yaklaşım, ekonomik bir kolaylık değil, stratejik bir borçlanmadır.
Üstelik artık denklemde su da belirleyici bir aktördür. İklim değişikliği, düzensiz yağışlar ve kuraklık riski; hangi ürünün nerede ve ne kadar üretileceği sorusunu ertelenemez hale getirmiştir. Ürün ile havzanın uyumsuz olduğu, vahşi sulamanın sürdüğü ve suyun gerçek değerinin hesaba katılmadığı bir tarım düzeni geleceğini tüketir. Bugün yalnızca ‘Ne kadar ürettik?’ diye soramayız; ‘Bu üretim için ne kadar su, toprak ve biyolojik çeşitlilik kaybettik?’ sorusunu da sormalıyız.
Gıda fiyatları da yalnızca ekonomik bir gösterge değildir. Tarih boyunca ekmek ve temel gıda fiyatlarındaki sert artışlar toplumsal huzursuzlukların tetikleyicisi olmuştur. Bugün gıda enflasyonu; hane bütçesinin yanı sıra sosyal barışı, kamu yönetimine duyulan güveni ve siyasal istikrarı da etkiliyor. İnsanların yeterli ve nitelikli beslenemediği bir ülkede sağlık harcamaları artar, çocukların gelişimi zarar görür, iş gücü verimliliği düşer ve fırsat eşitsizliği derinleşir. Ucuz gıda adına kaliteden vazgeçmek de yüksek fiyatlar nedeniyle sağlıklı gıdayı erişilemez kılmak da aynı toplumsal maliyetin iki farklı yüzüdür.
Çözüm, günü kurtaran ithalat kararlarında veya dönemsel desteklerde değil; veriye dayalı, uzun vadeli ve kurumlar arası uyum taşıyan bir gıda stratejisindedir. Stratejik ürünler için üretim ve stok hedefleri belirlenmeli; çiftçinin öngörülebilir gelir elde etmesi sağlanmalı; yerli girdi kapasitesi güçlendirilmeli; su-havza-ürün planlaması birlikte yapılmalı; kayıt dışılık azaltılmalı ve tarladan sofraya kadar izlenebilirlik kurulmalıdır. Üretici, sanayici ve tüketici birbirinin rakibi değil, aynı gıda sisteminin birbirine bağımlı halkaları olarak görülmelidir.
Cumhuriyetin kuruluş dönemindeki ‘yerli üret, tasarruf et, fazlasını ihraç et’ anlayışı, bugünün dünyasında yeni bir akılla yeniden yorumlanmalıdır. Bunun adı içe kapanmak değil; üretim gücünü koruyarak dünyayla rekabet etmektir. Türkiye’nin toprağı, üretim kültürü, sanayi altyapısı ve insan kaynağı bu hedef için yeterlidir. Eksik olan kaynak değil; kaynakları ortak bir hedefe yöneltecek istikrarlı planlama, kurumsal süreklilik ve uygulama kararlılığıdır.
İsmail Uğural’ın Tarımın Ekonomi Politiği ve bu çerçeveyi derinleştiren Tarımın Ekonomi Politiği 2 çalışmaları, tarımın yalnızca teknik bir üretim faaliyeti olmadığını; tarihsel, kurumsal ve siyasal tercihlerle şekillendiğini hatırlatması bakımından değerlidir. Bu yaklaşım bizi kaçınılmaz olarak şu temel soruyla yüzleştiriyor: Gıdayı küresel piyasalara terk edilmiş sıradan bir meta olarak mı göreceğiz, yoksa toplumun tamamı için güvence altına alınması gereken stratejik bir kamusal değer olarak mı ele alacağız?
Bu soruya vereceğimiz cevap yalnızca çiftçinin ya da gıda sanayicisinin geleceğini belirlemeyecek. Ekonomik bağımsızlığımızı, toplumsal huzurumuzu, çocuklarımızın sağlığını ve ülkemizin krizlere karşı dayanıklılığını da belirleyecek. Çünkü gıdasını güvence altına alamayan bir ülke, geleceğini de güvence altına alamaz.
