
Taklit ve tağşişten kayıt dışılığa: Güvenilir gıda için kurallara uyanın kaybetmediği bir sistem kurmalıyız. Dürüst üretmek bir meziyet değildir. Bir gıda üreticisinin mevzuata uyması, tüketiciyi aldatmaması, güvenilir ürün üretmesi ve faaliyetini kayıt altında yürütmesi zaten görevidir; hukuki ve etik bir zorunluluktur.
Ama asıl soru şu: Kurallara uyan üretici, uymayanla aynı pazarda rekabet ederken neden kaybetsin? Çünkü kaybediyorsa mesele artık yalnızca sanayicinin meselesi değildir. Dürüst üretici kaybederse, tüketici de kaybeder.
Önce aynı dili konuşalım
Gıda konusunda kavramları doğru kullanmak zorundayız. Çünkü bugün “gıda güvenliği” dediğimizde bile herkes aynı şeyi anlamıyor. Gıda Arz Güvenliği (Food Security), toplumun yeterli ve besleyici gıdaya fiziksel ve ekonomik olarak sürdürülebilir biçimde erişebilmesidir. Üretim kapasitesi, dışa bağımlılık, iklim, su ve krizlere dayanıklılık bu alanın içindedir. Bu nedenle gıda arz güvenliği aynı zamanda stratejik ve milli bir güvenlik meselesidir. Gıda Güvenilirliği (Food Safety), gıdanın tüketildiğinde insan sağlığına zarar vermemesidir. Mikrobiyolojik, kimyasal ve fiziksel tehlikelerin kontrolü; hijyen, doğru proses ve izlenebilirlik bunun temelidir. Gıda Otantikliği / Gıda Dürüstlüğü (Food Authenticity / Food Integrity) ise tüketiciye sunulan ürünün gerçekten beyan edildiği ürün olmasıdır. Zeytinyağı gerçekten zeytinyağı mı? Bal gerçekten bal mı? Tereyağında beyan dışı yağ var mı? Et ürününde etikette belirtilmeyen başka bir tür kullanılmış mı? Taklit ve tağşiş büyük ölçüde bu üçüncü alanın konusudur. Ancak kullanılan madde insan sağlığını tehdit ediyorsa mesele aynı zamanda gıda güvenilirliği sorununa dönüşür. Bütün bunların üzerinde ise tüketici güveni vardır: Ürüne, üreticiye ve denetim sistemine duyulan güven.
Tağşişi görüyoruz. Peki göremediklerimiz?
Öncelikle hakkını teslim edelim. Tarım ve Orman Bakanlığının taklit ve tağşiş yapılan ürünleri kamuoyuna açıklamasını önemli ve gerekli buluyorum. Tüketicinin satın aldığı ürünün gerçekte ne olduğunu bilme hakkı vardır. Bakanlık verilerine göre 2025 yılında gıda üretim, satış ve toplu tüketim yerlerine yönelik yaklaşık 1 milyon 350 bin denetim gerçekleştirildi; 32.210 idari para cezası uygulandı ve 570 işletme hakkında savcılığa suç duyurusunda bulunuldu. Aynı yıl kamuoyuna açıklanan sonuçlarda 1.208 üründe taklit veya tağşiş, 121 üründe ise insan hayatını ve sağlığını tehlikeye düşürebilecek uygunsuzluk bildirildi. Ancak 1.208 ürün, 1.208 farklı şirket demek değildir. Aynı işletmenin birden fazla ürünü veya partisi listede bulunabilir. Bu nedenle caydırıcılığı yalnızca açıklanan ürün sayısıyla ölçmek yerine başka sorular da sormalıyız: Kaç farklı şirket listeye girdi? Kaçı ilk kez girdi? Kaçı ikinci, üçüncü kez karşımıza çıktı? Bence bundan sonraki kamuoyu duyurularında ürün ve parti sayılarının yanında tekil şirket sayısı, ilk ihlal ve tekrar eden ihlal göstergelerinin de yayımlanması, sistemin caydırıcılığını çok daha sağlıklı değerlendirmemizi sağlar. Gerçek başarı listenin uzaması değil, zaman içinde kısalmasıdır.
Tağşiş görünen sorun; kayıt dışılık görünmeyen sorundur!
Yaklaşık kırk yıllık gıda sanayii tecrübemin bana öğrettiği temel ilkelerden biri şudur: Ölçemediğiniz şeyi yönetemezsiniz. Göremediğiniz şeyi ise denetleyemezsiniz. Kayıtlı üretici görünürdür. Fabrikası bellidir. Hammaddesi kayıtlıdır. Numune alınabilir. Analiz edilebilir. Üretim kayıtları tutulur. Ürünün hangi hammaddeden, hangi hatta ve hangi tarihte üretildiği geriye doğru izlenebilir. Hata yaptığında da bulunabilir. Peki ticari faaliyette bulunduğu halde sistemin dışında kalan üretim? Asıl üzerinde düşünmemiz gereken alanlardan biri burada başlıyor.
Süt bize çarpici bir şey söylüyor!
TÜİK’in 2025 verilerine göre Türkiye’de toplam çiğ süt üretimi 21,379 milyon ton oldu ve bunun %94,5’ini inek sütü oluşturdu. Bu, yaklaşık 20,2 milyon ton inek sütü demektir. Aynı yıl ticari süt işletmeleri tarafından toplanan inek sütü ise 11,233 milyon ton olarak gerçekleşti. İki resmi seri birlikte değerlendirildiğinde, toplam inek sütü üretiminin yaklaşık %55,6’sının ticari süt işletmeleri tarafından toplandığı görülüyor. Bu oran 2024 için yaklaşık %53,6 düzeyindeydi. Yani ticari ve izlenebilir süt zincirinin payında olumlu bir gelişme var. Ama 2025’te inek sütünün yaklaşık %44’ü ticari süt işletmelerinin toplama istatistiğinin dışında kalıyor. Burada önemli bir ayrım yapmalıyız: Bu %44’ün tamamına “kayıt dışı süt” demek doğru değildir. Buzağı besleme, öz tüketim, çiftlikte süt ürünü üretimi ve diğer meşru kullanımlar bu hacmin içindedir. Asıl sorumuz şudur: Bu sütün ne kadarı ticari olarak piyasaya sunulduğu halde kayıt, analiz, soğuk zincir ve izlenebilirlik sisteminin dışında kalıyor? Aynı soruyu peynir, tereyağı, bal, zeytinyağı, baharat, et ürünleri ve sosyal medya üzerinden satılan gıdalar için de sormalıyız.
“Doğal” yazması, güvenilir olduğu anlamına gelmez!
Bugün “köy ürünü”, “ev yapımı”, “doğal”, “katkısız” ve hatta “organik” gibi ifadeler tüketicide güçlü bir güven duygusu yaratabiliyor. Oysa doğal olmak ile güvenilir olmak aynı şey değildir. Geleneksel üretime karşı değiliz. Küçük üretici de korunmalıdır. Ancak ticari faaliyet varsa temel gıda mevzuatı, hijyen ve izlenebilirlik kuralları da olmalıdır. Gıda güvenilirliği iyi niyetle değil; hijyenle, doğru prosesle, analizle, kayıtla, izlenebilirlikle ve denetimle sağlanır. Bir tarafta bütün bunların maliyetine katlanan kayıtlı üretici, diğer tarafta aynı yükümlülüklere tabi olmadan ticaret yapan bir yapı varsa artık yalnızca gıda meselesini değil, haksız rekabeti konuşuyoruz. Kayıt dışılığın görünmeyen maliyeti, dürüst üreticinin kaybettiği rekabet gücüdür.
Her uygunsuzluk aynı değildir!
Tüketiciyi bilinçli olarak aldatan, ekonomik menfaat sağlamak amacıyla ürünün niteliğini değiştiren bir uygulama ile insan sağlığını doğrudan tehlikeye atan bir uygulama aynı risk değildir. Bir de tüketiciyi aldatma veya haksız menfaat sağlama kastı bulunmayan teknik, proses veya mevzuatsal uygunsuzluklar vardır. Elbette mevzuata aykırı her durumun gereği yapılmalıdır. Ancak kamuoyu iletişiminde kasıt, ekonomik menfaat, halk sağlığı riski ve tekrar durumu birbirinden ayrılabilmelidir. Amaç cezayı azaltmak değil; riski doğru tanımlamak ve tüketiciye doğru anlatmaktır.
Dürüst üreticiye madalya takmayalım ama onu görünür kılalım!
Dürüst üretmek zaten zorunluluktur. Ancak tüketici uygunsuzluğu görebiliyorsa, yıllarca mevzuata uygun üretim yapan işletmenin uyum geçmişini neden göremesin? Tarım ve Orman Bakanlığının 2026 yılında kullanıma sunduğu Güvenilir Gıda Mobil Uygulaması önemli bir altyapı oluşturuyor. Tüketici işletmenin denetim bilgilerine ve son denetim tarihine erişebiliyor, karekodla işletme bilgilerini sorgulayabiliyor, taklit-tağşiş listelerini görebiliyor ve “Çek-Gönder” ile ihbarda bulunabiliyor. Bunun bir sonraki aşaması üzerinde düşünmeliyiz: Güvenilir Üretici Endeksi. Bu bir ödül veya “iyi şirketler listesi” olmamalı; devlet garantisi hiç olmamalı. Ama doğrulanabilir mevzuata uyum geçmişini, ciddi ve tekrar eden ihlalleri, izlenebilirliği ve geri çağırma performansını tüketici açısından anlaşılır hale getiren bir şeffaflık aracı olabilir. Tek bir hata işletmeyi sonsuza kadar mahkûm etmemeli. Ama sistematik olarak doğru üretmek de görünmez kalmamalı.
Daha uzun listeler değil, daha güvenilir bir sistem!
Taklit ve tağşiş listeleri gerekli. Denetim gerekli. Ceza gerekli. Ama bunlar tek başına hedef değildir. Hedef; taklit ve tağşiş yapan şirket sayısının azalması, tekrar eden ihlallerin düşmesi, kayıt dışı ticari üretimin sisteme girmesi ve kurallara uymanın rekabet dezavantajına dönüşmemesidir. Çünkü mesele yalnızca “kim tağşiş yaptı?” sorusu değildir. Daha büyük bir soru vardır: Nasıl bir gıda ekosistemi istiyoruz?
Benim cevabım açık: Denetlenebilir olduğu için kayıtlı üreticinin daha görünür, kayıt dışı olduğu için diğerinin daha avantajlı olduğu bir piyasa değil; kayıtlılığın, şeffaflığın, gıda güvenilirliğinin ve gıda dürüstlüğünün rekabet avantajına dönüştüğü bir gıda ekosistemi. Dürüst üretmek bir meziyet değildir. Zaten görevdir. Ama dürüst üreticinin kaybettiği bir piyasada, sonunda tüketici de kaybeder. Ve tüketici kaybettiğinde kaybedilen yalnızca para değildir. Sağlıktır, güvenilir gıdaya erişimdir, adil rekabettir ve gıda sistemine duyulan güvendir.
