Pandemi sonrasında tüm dünyada başlayan sorunların katlanarak arttığını, sanayiciler olarak resesyonun ilk etkilerini almaya başladıklarını dile getiren Nilüfer Organize Sanayi Bölgesi (NOSAB) Yönetim Kurulu Başkanı Erol Gülmez, 30 yıllık iş hayatında yönetmesi en zor süreci yaşadığını, sanayicinin mevcudunu koruyarak fırtınalı günleri atlatmaya çalıştığını ifade etti.
Dünya çalkantılı bir süreçten geçiyor. Küresel salgın sonrasında başlayan sorunlar yumağının son evresinde küresel resesyon kaygıları arttı. Birçok kriz atlatan sanayicilerimizin bağışıklığı olduğuna vurgu yapan Nilüfer Organize Sanayi Bölgesi (NOSAB) Yönetim Kurulu Başkanı Erol Gülmez ile sanayicinin son durumunu, yaşadıkları sıkıntıları konuştuk.
Dünya zorlu bir süreçten geçiyor. Pandeminin getirdiği olumsuzluklara Rusya-Ukrayna savaşının etkileri de eklendi. Enerji ve gıdada yaşanan sorunlar derken şimdide resesyon kaygıları tüm dünyayı sardı. Bütün bu sorunlar nasıl aşılabilir? Bu konudaki değerlendirmelerinizle söyleşiye başlayalım dilerseniz…
Biliyorsunuz, pandeminin hemen sonrasında bütün dünyadaki emtia fiyatları hızla yükselmişti. Biz o zaman da çok sıkıntı çektik. Sattığımız ürünün bedelini tahsil etsek de hammaddesini temin etmekte zorlandık. Dolayısıyla birçok şirket, özellikle KOBİ ölçeğindeki şirketler olarak envanterlerimizi tükettik. Kaybettikçe yerine koyamadık. Koysak da daha yüksek bir bedelle zarar ederek, borçlanarak koyduk. Şimdi müşterilerimize olan taahhütlerimizi yerine getirmek zorundayız. Veya dükkânı kapatıp gitmemiz lazım. Bunu da yapamadık. Normal hayatımızı, taahhütlerimizi yerine getirmeye devam ettik. Böyle olunca şirketler çok zayıfladı. Emtia fiyatlarındaki artış trendi devam edecek endişesiyle de önümüzdeki dönem siparişler için gerekecek hammadde için banka kredileriyle birçok bağlantı yaptık. Sonra Rusya-Ukrayna savaşı başladı. Bundan kaynaklı olarak önce enerji sıkıntıları, Avrupa ve bütün dünyada artan enflasyon trendi başladı. Bizim siparişlerimiz yavaş yavaş iptal edilmeye başladı. Ki ondan önceki dönemde siparişleri yetiştiremiyorduk. Çünkü müşterilerimiz de uygun fiyatla alıp bir sonraki emtia fiyat artışından etkilenmemek için sürekli stok yapıyorlardı. İhtiyaç fazlası alıyorlardı. Şu an savaşla birlikte resesyon başlayınca bütün müşterilerimiz siparişleri iptal ettiler. Şimdi resesyondan kaynaklı olarak emtia fiyatları düşmeye başladı. Elimizde, bağlantısını ve ödemesini yaptığımız binlerce ton hammadde var. Emtia fiyatları artarken, müşterinize bunu gerekçe gösterip fiyat artışı istediğimizde, anlaşmamızı öne üren müşteri, bugün emtia fiyatları geri geldiğinde hemen indirim talebiyle baskı yapmaya başlıyor. Bu genel olarak dünyada böyle. Çok zor bir süreç. Belki 30 yıllık iş hayatım sürecinde en zor yönetebildiğimiz bir süreç.
İhraç pazarlarınızda son durum nedir?
Bizim genelde ihracattaki müşteri ağırlığımız Batı Avrupa. Tabii, yoğun olarak Almanya var. Benim de en büyük müşterilerimden biri Alman. Bir de Polonyalı müşterim var büyük müşteri olarak çalıştığım. Polonya savaştan dolayı çok etkilenmişti. Çünkü Polonya’nın müşterileri eski doğu bloku ülkeleri. Biz sektörler resesyona uğrasa, küçülmeye başlasa bile o sektörlerden başka müşteriler bulup mevcudu korumaya çalışıyoruz. Hedefimiz bu. Fırtınalı gün geçecek hava bir gün açacak diye bekliyoruz.
Peki, sektörün geneli için nasıl bir öngörünüz var? Yani konsolidasyon birleşmeler olur mu, yoksa dayanabilirler mi?
Ülkemize özel bir şey söyleyeyim; biz dayanabiliriz. Çok iyi yönetildiğimiz için değil, konjonktür gereği dayanabiliriz. Pandemi öncesinde Çin, Almanya’nın ciddi bir tedarik merkeziydi. Hem pandemi sürecinde kopan lojistik süreçleri hem de şu an ciddi boyutlara ulaşan navlun bedellerinden dolayı temin sıkıntısı var. Ayrıca konteyner bulunamamasından bile tedarik zinciri kopuyor. O nedenle Almanya mecburen Doğu Avrupa’ya yöneldi. Ancak Polonya, Romanya ve Çekya’nın iş gücü ve sanayi deneyimleri bizimki kadar iyi değil. Gençleri Batı Avrupa ülkelerine göç ettiği için yaşlı nüfus oranları yüksek. Bir de bizim sanayi altyapımız daha köklü. Bütün bu etmenler Alman firmaların Türkiye’ye yönelmesine neden oluyor. Resesyona rağmen o değişen tedarik zincirinden dolayı aynı ülkelerden başka müşterilere ulaşabildiğimiz için mevcudu koruyoruz ve dayanma gücümüz var.
Peki, bir taraftan hükümet yöneticileri kamuoyuna yaptıkları açıklamalarında kredi musluklarını açtıklarını söylüyorlar ama küçük ve orta ölçekli işletmeler tam tersini söylüyor; o finansal krediler kime gidiyor? Diye soruyorlar…
Sayın Cumhurbaşkanımızın dediği de doğru, KOBİ ölçeğindeki firmaların dediği de doğru. Şöyle ki; hükümet yatırımı teşvik için çok ciddi paketler açtı. Ben o paketlerden biriyle yatırım yaptım mesela. Ama bunu sürdürülebilmemiz için işletme sermayesi de lazım. Düşünün 1 milyon dolar cironuz var, o dediğim teşviklerle yatırımı yaptınız, cironuzu 2 milyon dolara çıkardınız. Sırf ciro artışından dolayı işletme sermayesi ihtiyacınız artacaktır. Sistemin size işletme sermayesi için krediye ulaşmanın önünü açması gerekir. Şimdi bu eksiklik ortada. Firmalar haklı olarak bunu eleştiriyor. Yani her iki taraf da doğru söylüyor. Zaten KOBİ’lerin hiçbiri öz sermayesi güçlü firmalar değildir. KOBİ’ler olarak yatırımlarımızı leasingle, yatırım teşvikleriyle, banka kredileriyle, öz sermayemizle hayatımızı sürdürüyoruz. Şu an maalesef bankalarda paraya ulaşmak imkânsız diyebilirim. Bankalardan kullandığımız krediler ihtiyacımızın yüzde 3’üdür, 5’idir.
Nilüfer Organize Sanayi Bölgesi’nde son durum nedir?
Nilüfer Organize Sanayi Bölgesi Türkiye’de otomotivin en güçlü firmalarının teşkil ettiği en güçlü bölge. Evet, çok sayıda KOBİ ölçekli firmamız da var burada. Kendi segmentinde bir gün bir fırtına çıkarsa eleğin üstünde kalacak firmaların yüzde 95’i bu bölgede olduğu için anlattığım etkenlerden hepsi etkilenmiş durumda. Ama yine de bu firmalar hızlı reaksiyon verip yeni müşteriler bulacak yetenekteler.
Peki, NOSAB’da yabancı sermayeye sarılma gibi bir eğilim var mı şu anda?
Yok. Yabancı sermaye böyle dönemlerde hep satın almalar yapıyor. Yabancı sermaye elektrik dağıtım şirketleri gibi firmaları alıyor ya da ortak oluyorlar. Daha çok hızlı getiri elde edebilecekleri ve kolayca alıp satabilecekleri işletmeleri hedefliyorlar. Bizim bölgemizdeki işletmeler imalat ağırlıklı. İmalat sanayi dünyada en son yatırım yapılacak sanayidir. O nedenle o fonlar imalat sanayii ile ilgilenmiyorlar. Tabii o yönde çalışan birçok marka olmuş firmalar var. Bölgemizdeki yabancı firmaların eğilimi; girmek istedikleri sektördeki bir tedarikçi firmayı satın almak veya o firmayla evlilik yapmak yönünde. Zaman zaman bölgemizde böyle ortaklıklar yapıldığını görüyoruz.
Peki, katma değerli üretim sürecinde NOSAB özelinde neler söyleyebilirsiniz?
NOSAB’da birçok firmanın Ar-Ge merkezleri var. Bütün dünyada Ar-Ge merkezlerinin teşvik edilmesi katma değerli ürünlerin üretilmesi amacına yöneliktir. Ama ülkemizde Ar-Ge merkezlerine verilen destekleri iş insanları genelde ucuz yatırım ve ucuz işgücü sağlamak amaçlı kullandı. Burada iş insanları olarak kusurumuz var tabii ki. Böyle olunca maalesef katma değerli ürünlerin üretilmesi ve ekonomiye kazandırılması için hiç yol alamıyoruz.
Son sorularımızdan bir tanesi de enerji konusunda. Enerjiyle ilgili neler söylemek istersiniz? SOS çalıyor mu Türkiye için?
Tüm dünya için SOS çalıyor. Enerji önümüzdeki günlerde dünyanın başına bela olacak. Evet, evde soğukta battaniye ile oturabilirsiniz ama çarklar dönmezse hiçbir şey yapamazsınız. Evinizin kirasını ödeyemez, karnınızı da doyuramazsınız. Tabii ki sanayi için enerji çok önemli. Ancak Türkiye 21. Yüzyıl enerji dönüşümlerinde geç kaldı. Belki öngörülmedi, belki istenmedi; sebebini bilemiyorum.
Ülkemizin doğalgaz aramaları sürüyor. Beklentiniz nedir bu aramalardan?
Ülkemizde yıllardır seçim önceleri hep petrol, doğalgaz buluyoruz ama bir türlü hayata geçiremiyoruz. Umarız önümüzdeki seçim öncesi ilan edilenler çıkar. Ülkemizde enerji üretiminde hidroelektrik santraller, termik santraller ve doğalgaz çevrim santrallerinin kurulu güç içindeki payları yüzde 77 ile önemli bir büyüklüğe sahip. Yenilenebilir enerji kaynakları olan rüzgar, güneş ve jeotermalden üretilen enerjinin oranı ise yüzde 20’nin biraz üzerinde. Aslında ülkemiz elektrik enerjisinin neredeyse tamamını yenilenebilir enerji kaynaklarından üretebilir. Batı Avrupa ülkeleri bizden daha az güneş almalarına rağmen güneşten enerji sağlıyorlar. Mesela Hollanda denizdeki dalgadan bile enerji üretiyor. İngiltere de gelgitlerden enerji üretiyor. Almanya’nın elektriğinin yüzde 100’ünü yenilenebilir enerjiden üretme hedefi var. Şimdi yüzde 50’sine ulaştılar. Bir tek doğalgaz sorunu var sadece. Belki onu bir şekilde ikame edebilecek bir çözüm bulurlar veya elektriği bu kadar bol ve bedelsiz üretebilir ve gaz ihtiyacını minimize edebilirler. Ülkemizde de son yıllarda önemli adımlar atılıyor. Örneğin; çatılara güneş paneli kurup elektrik üretmek serbest bırakıldı. Ama bunlar yeterli değil.
OSB’ler bu işe hızlı bir giriş yaptı sanırım…
Biz bunun için müracaatımızı yaptık, bekliyoruz birkaç aydır. Bunun bürokrasisi uzun. Aslında bir günde halledilecek bir şey. Sonuçta ben kendi çatımda yapıyorum ve finansmanımı da bulmuşum. Ama bürokrasi bizim direncimizi kırabilecek uzunlukta.
Peki NOSAB olarak hedefiniz neydi?
Yönetim binamızın, tüm sosyal tesislerimizin, arıtmamızın, anaokulu ve kreşimizin enerji ihtiyacını güneş enerjisinden karşılamaktı.
Fabrikalar için nasıl olacak?
Fabrikalar bireysel başvuru yapıyorlar. Mevzuat, OSB yönetimine bu konuda izin vermiyor.
Asgari ücrette ikinci bir artış oldu. Yılda iki kere artış kalıcı olacak mı ve siz sanayiciler olarak buna nasıl bakıyorsunuz?
Kriz yılı olan 2001’de TÜFE yüzde 68’di. 2002’de ise Bülent Ecevit’in Başbakanlığındaki hükümetin Kemal Derviş aracılığıyla yürüttüğü reformlarla TÜFE yüzde 35 civarına, aynı yılın sonunda, AKP hükümeti kurulduktan sonra, yüzde 30’un altına inmişti. Bu enflasyonist dönem ülkede yaşanırken zaten asgari ücret yılda iki kere güncelleniyordu. Çünkü o kadar yüksek bir enflasyonla ne çalışanlar ne de işverenler devam edemezlerdi. Bu geldiğimiz dönemde yüzde 170’lerde reel enflasyondan bahsediyorum. TÜİK enflasyonundan değil. Böyle bir dönemde asgari ücreti yılda bir kez güncellemeniz teknik olarak makul değil. Ben geçen yılın sonunda çalışanlarıma ara zam yapmıştım. Asgari ücret artışı sonrasında da güncelleme yaptık. Ardından bu yıl Nisan ayında tüm çalışanların ücretlerine yüzde 20 ilave zam yaptık. Çünkü tarihin en yükseği dedikleri asgari ücret artışı 1-2 ayda eridi. Bölgemizde bizim gibi birçok firma da ilave zam yaptı. Hatta biz bölge müdürlüğü olarak personel ücretlerine haziranda zam yaptık. Türkiye’de birçok işveren arada ücretlerde iyileştirme yaptılar. Bunu yaşam dayatıyor zaten.

